Posted by kimseyokmu on Oct 10, 2007
Gabar Dağı’nda can veren şehitlerden Mehmet Coşkun, yoksulluk içinde bir yaşam sürdü. Okula başlamadan önce fabrikaya giden Coşkun 6 yaşında işçi, 13′ünde evin reisi, 20’sinde şehit oldu.Gaziantep’te şehit evindeyiz. Gaziantep’in varoşu olan Şehit Kamil Göllüce Mahallesi’ndeki, şehit er Mehmet Coşkun’un evi. Ev değil aslında bir kondu inşaatı. Briketlerle örülü evde ne oda kapıları var ne duvar sıvaları. Penceresi bile yok. Cam boşluklarına perde ve kilim çekmişler. Eşya yok. Üst üste yığılı yataklar var sadece. Şehit erle iki kardeş ve annenin kıyafetleri ise sepetlerde.Erkekler belediyenin taziye evinde, kadınlar da bu inşaatı tamamlanmamış evde yas tutuyor. Yüreğine ateş düşen anne Hazal Coşkun ve kızı Nejla bir odada diz dize oturuyor. Pencere görevine kullanılan perdenin üzerinde bir serum asılı. Hemen yanında da şehit Mehmet’in iki muhabbetkuşunu barındıran küçük bir kafes… Dışarıda ise Türk bayrağı…
6 yaşında fabrikada
Mehmet’in çocukluğu burada başladı. Babası askere gitmeden önce bir fabrikada işçiydi. Döndükten sonra sağlığı bozuldu. Sonradan siroza çevirecek olan hastalık baş gösterince malulen emekli oldu. Yeni işi çobanlıktı. Davar gütmekten kazanılan parayla üç çocuk toplam beş nüfus doymuyordu.
Evin ortanca çocuğu Mehmet, altı yaşında bir halı fabrikasında işe verildi.
Yaşıtlarına göre daha iri bir çocuk olması nedeniyle “kaçak” işçi olarak kabul edilmişti. Görevi küçük elleriyle makineleri yağlamak, getir götür işlerine bakmaktı.
Fabrikadan okula
Bir yıl sonra işçi gömleğini çıkarıp üstüne okul önlüğü giydi. Ama parasız okunmuyordu. İşine devam etti. Okulla iş saatleri çakışınca bu kez vardiyalı çalışmaya başladı.
Sabah sekiz, akşam sekiz çalıştığı günler okula devamsızlık ediyor, ancak 20.00′de işbaşı yaptığında sabah okula gidebiliyordu.
Yine de yaklaşık üç yıl çalıştı halıcıda. Boş zamanlarında ayakkabı boyamaya başladı. Elinde sandığıyla babasına destek olmaya çalışıyordu. İlkokulu 3. sınıfta bırakmak zorunda kaldı. Bu kez oto tamircisinde çıraktı.
Kışın soğuğunda arabaların altına girmek zor oluyor diye yeni bir iş aramaya başladı.
Yeni işi, gidemediği okulun önünde çocuklara simit satmaktı. Mehmet ilköğretim zorunlu hale gelince yeniden öğrenci formasını sırtına geçirdi. İlkokul bitene kadar hem öğrenci oldu hem simitçi hem de ayakkabı boyacısı…
14 saat hamallık
Babasını 2000′de sirozdan kaybeden Mehmet 13 yaşında evin reisi oldu. Bu arada annesi yetişti Mehmet’in imdadına. Günde 5 kilo antepfıstığı kıran anne günlük iki milyon kazanarak evin geçimine katılmaya başladı.
Mehmet toptancı halinde hamallığa başlayınca anne de fıstık işine son verdi. İlkokulu bitiren Mehmet sabah 07.00′den akşam 21.00′e kadar mal indirip bindirerek haftada 80 YTL kazanmaya başladı. Ancak hayatına farklı bir yön vermek istedi. Gurbete gidecekti.
Bakkaldan borç aldığı yol parasıyla iki arkadaş Kıbrıs’a gitti. Bir iş bulup para kazanacaktı. Cebinde para olmadığı için Kıbrıs’ta iki gün banklarda sabahladı. Telefon açtığında “hasretine dayanamıyorum” diyen annesini kırmayarak yeniden evin yolunu tuttu. Ardından da haldeki eski işinin başına döndü.
Pencereleri taktıracaktı
Coşkun, Şubat 2007′de Kayseri Hava İndirme Tugayı’na teslim oldu. Altı yaşında işçi olmasını sağlayan iriliği dağ komandosu kadrosuna seçilmesine neden oldu. Bolu’da eğitim aldıktan sonra geçici görevle Şırnak’a gitti.
Ailesi para gönderemese de o Güneydoğu’da askerlik yapmanın bedeli olarak aldığı ayda 120 YTL’yle geçinmeyi bildi. Fazla para harcamasın diye sigarayı bıraktı…
Ve bir hafta önce ailesiyle son kez telefonda görüştü: “Minibüsü tarayarak 12 kişiyi öldürenleri arıyoruz. Bu yüzden dağa çıkıyoruz. Beni merak etmeyin…” Evine erken dönebilsin diye izne gelmedi. Beş ay sonra döndüğünde hamallık yapıp sırtında taşıdığı yüklerden kazandığı parayla önce evinin pencerelerini taktırmaya söz verdi. Altı yaşında hayata atılarak dağ gibi sorunları taşıyan Mehmet’in yaşamı 20’sinde bir dağda son buldu.
devamı
Posted by kimseyokmu on May 11, 2007
Hiç gitmediğimiz, belki de hiç gitmeyeceğimiz, adını da ömrümüzde birkaç kez duymaktan öteye geçmeyecek bir ülkenin sorunu bizi ne kadar ilgilendirir ki? Televizyonda gördüğümüz kötü manzaralar bir başka galaksiden çekilmiş gibi geliyor bize. Afrika’yı biliyoruz belki; ama Sudan’ı, bir de Darfur’u ne kadar tanıyoruz ki? Darfur bizim ilçenin unutulmuş bir köyü mü yoksa diye düşünürken, ölümlerin, hastalıkların, savaşın ve açlığın kol gezdiği bir bölgenin adı olduğunu duyuyor, işitiyor ve umursamıyoruz. Umursamıyoruz; çünkü hayatın sıkboğazlığı içinde peşi peşine sıralanan dertlerin üstesinden gelememişken, vicdanları kanatan bir derdi de üstüne eklemek istemiyoruz. Kamplara sığınmış binlerce insanı, adları Fatma, Ömer, Ayşe de olsa bilmek ve hatırlamak istemiyoruz. Bugüne kadar tv dışında hiç Afrika’lı görmemişken, onları bağrımıza basmayı öğütleyen insanların seslerini duymuyor gibi yapıyoruz. Çünkü orası çok uzak. Çünkü biz oraya hiç gitmeyeceğiz. Çünkü… Evet bir sürü sebebimiz var bizim. Ve biz duygularımızı da, vicdanımızı da, kalbimizi de o sebeblerle bastırıyor aklımızın önüne sedler çekiyoruz.“Darfur’da senaryolar oynanıyor. Darfur’da batılı yardım kuruluşları yardım adı altında bu senaryolara malzeme sağlıyor. Ülke içindeki çatışmalar körükleniyor, kimin kimi neden vurduğu bilinmiyor. Kadınlar, kızlar tecavüze uğruyor, insanlar yok yere öldürülüyor.”
Biz bu bilgilerin ne kadarının doğru olduğunu bilmiyoruz. Belki de dünya siyasetine aklımız ermiyor o kadar. Ama son yıllarda ülkemizde yükselen sosyal girişimcilik toplumun vicdanı olma yolunda önemli adımlar atıyor. Ve biz onlar sayesinde dünyanın çehresine farklı bir bakış yapabiliyoruz. Bugüne kadar hep dramların, savaşların ve çöküntülerin olduğu yerlere Batı kaynaklı yardım kuruluşlarının gittiğini biliyor ve görüyorduk. Ama artık Türkiye’nin de gelişen sosyal vicdanı kurumlar var. İşte onlardan biri, Kimse Yok mu Derneği… Bu derneğimiz bizim duyup da görmediğimiz Darfur’a dikkat çekebilmek için elinden gelen tüm imkanlarını kullanarak sizin ve bizim ilgimizi o drama çevirmeye çalışıyor. Bir Ahmet, bir Ayşe daha kurtulursa diye çabalayan derneğin Darfur çağrısı geleceğe karamsar bakan insanların gözlerinde bir ışık oluşturabilmek… Kimbilir belki afişlerinde mazlum gözleriyle bakan o çocuk size bize hepimize bir meşale yakacak…
Afrika’ya Sudan’a ve Darfur bölgesine hepimizin gitme imkanı yok. Ama gidenlere ön ayak olabilmek, onlara birer emanet verip bir annenin çocuğuna içireceği sütün neşesine ortak olma imkanımız var. Hiçbirşey mi veremiyorsunuz? Gönlünüzün en mutena yerinden sevginizi onlara iletin; emin olun o sevgi bile çok iş görecektir. SERHAT ŞEFTALİ- Zaman Ailem Dergisi
devamı
Posted by kimseyokmu on Apr 4, 2007
Mahiy Adem Aşil, 34 günlük bir bebek. Annesi Nihet Adem Aşil, çocuğunu emziremiyor. Çünkü sütü yok. Hayvanlardan elde ettiği sütle çocuğunu beslemeye çalışan anne Aşil, Mahiy’in ishalden kurtulamadığını ifade ettikten sonra, “Oğlum dünyaya geleli 34 gün oldu. Vücudundaki kabarıklar ve ishali için bir çözüm bulamadık. Kampa arada bir doktor geliyor; ama o da pek bir şey yapmıyor. Benim sütüm olsa belki iyi olur. Fakat, biz bile bir tabak yemeği zor buluyoruz” diye konuşuyor.Kampta en çok tüketilen yemek “marek” adlı bir çeşit mısır. Yardım kuruluşları tarafından dağıtılan bu mısırdan yapılan bulamaç, çocuklardan yaşlılara herkesin ana besin kaynağı. Ortaya konulan bir tas yemek, yaklaşık 10 kişi tarafından tüketiliyor. Kamptaki çocukların en büyük görevi su tankından kaldıkları çadıra su taşımak. Sonbaharın gelmesinden dolayı bölgede artan yağmurlar ve insanların sığınacak yerlerinin olmaması, yaşanan dramın boyutunu büyütüyor. Kampta bulunan az sayıdaki keçi ise bebeklerin tek süt kaynağı.
Kampa haftada iki defa gelen doktor Adem Ahmet Fadily, yaşanan sağlık sorunları için “insanlar yetersiz besleniyor. Özellikle de çocuklar. Temizlik için yeterli su yok. Tuvaletler çadırların hemen yanında. Havanın sıcak, suyun yetersiz olması hastalıklara davetiye çıkarıyor. Benim doktor olarak yapacaklarım sınırlı. Burada insanlara sadece ağrı kesiciler ve vitaminler verebiliyorum. Birçok insan var; ama ben tek başınayım. Farklı uzmanlık alanlarındaki doktorların gelip buradakileri ciddi şekilde muayene etmesi gerekiyor” diye yakınıyor. (Aksiyon dergisinden alıntıdır.)
devamı
Posted by kimseyokmu on Jan 31, 2007
Aşure kampanyamızın ne kadar doğru adreslere ulaştığının göstergesi aşağıdaki maili sizlerle paylaşıyoruz:
“Ben atatürk öğrenci sitesinde kalan bir öğrenciyim.Aşüre gününde annemin aşurelerinden konuşuyorduk. Artık karnımız acıkmış yemekhaneye gidiyorduk ki ” kimse yok mu ? ” aşure dağıtıyordu. Hayatımda aşure için bu kadar sevineceğim aklımın ucundan geçmezdi.Allah razı olsun öğrencileri hatırladınız .
İlk aşureyi yerken annem geldi aklıma evde aşure mutlaka yapılmış komşulara dağıtılmayı bekliyordur.Ben hayatımda ağlıyarak aşure yemedim ve kimseye mailde yazmadım.Bu maili yazarken bile ağlıyorum.
Ben size gönüllü olarak yardım etmek istiyorum. Keşke param olsa hepsini versem ama bende şimdilik öğrenciyim .Mutlaka bende bir gün benim gibi öğrenci olanlara aşure dağıtmak istiyorum.İnşallah bu mailim okunur ve cevap yazılır.
A.Ö.S TÜrkiye’nin en büyük yurt yerleşkesi fakat hatırlayan sadece kimse yok mu ? demek ki buralarda da yaşayan birileri varmış.
İLGİLENDİĞİNİZ İÇİN ÇOK TEŞEKKÜRLER
ALLAH YARDIMCINIZ OLSUN
ATATÜRK ÖĞRENCİ SİTESİ 6.BLOK 213 NOLU ODA VE Emre SARITAŞ ”
devamı
Page 9 of 11« First...«7891011»