Pakistan ciğerlerimizi yakıyor

Kendileri aşırı sıcaklardan kavrulanların aşırı yağmurlardan mustarip olanların halini anlaması zordur. Yoksa Pakistan’da yaşanan muson dramı karşısında Anadolu’nun bu kadar sessiz kalması kabul edilemez.
Yine de edilemez. Pakistan uzaktaki yakınımız. Bizim başımız ağrısa başı ağrıyan, canımız sıkılsa canı sıkılan bir millet bir aya yakın bir süredir devam eden, birkaç gündür milli felaket boyutlarına ulaşan yağmurlarla boğuşuyor. Ülkenin can damarı denilen Pencap Ovası’nın tamamına yakını sular altında kaldı. İndus Nehri’ni besleyen beş akarsu şahlandı ve ülkenin ortasında 450 km uzunluğunda, 30 ile 50 km genişliğinde bir iç deniz oluştu. Burası Lübnan kadar bir alan demek! Evsiz kalanlar Lübnan nüfusunun dört katı: 13 milyon. Resmi rakamlar ölü sayılarını mutat olduğu üzere “-den fazla” edatıyla birlikte veriyor: 1.600′den fazla insan öldü. Her sel sonrasında yaşanan salgın hastalıkların, vahşi hayvan saldırılarının, yılan sokmalarının ve tabii açlığın alacağı can sayısını kimse tahmin edemiyor. Yağmurlar devam ediyor. Öyle ki ağır hava şartlarında bile işleyebilen Amerikan helikopterleri kurtarma faaliyetlerine ara vermek zorunda kalmış. Suların yutmaya hazırlandığı bölgelerden boşaltma çalışmaları devam ediyor. Boşaltma demek, evsizleştirme demek; susuzlaştırma demek; aşsızlaştırma demek.
Önümüzde Ramazan var. Ramazan 13 milyon Pakistanlı kardeşimiz için hiç olmadığı kadar zor olacak bu sene. İmtihan! Ama bizler için de imtihan. Hani biz “bir uzvuna gelen zarardan zarardîde olan vücut gibiydik”! Hani biz iki devlet, bir millet idik! Bu Ramazan’da Pakistan ciğerlerimizi yaksa keşke! Her “açık menü” iftar sofrasına oturduğumuzda menüsü açlık olan Pakistanlı iftar sofralarını da tahayyül etsek keşke! Bu Ramazan dualarımızda unutmasak Pakistan’ı; bu Ramazan Pakistan için bir farklılık yapsak ve Ramazan’ımızın dışarıda geçirilecek bir iftarını “Sanki yedim” deyip Pakistan’a göndersek keşke. Bu Ramazan Bayramı’nda Pakistan için bir ayrıcalık yapsak ve çocuklarımıza aldığımız her hediyenin aynından bir tane de Pakistanlı bir çocuğa gönderebilsek.
Hastalıklar şifa duasının vaktinin geldiğini işmam ettikleri gibi, musibetler de zekat ve sadaka ibadetinin vaktinin geldiğini işmam eder. Bu defa zekat, tasadduk ve infak namazının ezanı Pakistan minaresinde okundu. Fakat çağrı umumidir; doğal afet “Buyrun namaza!” diye çağırıyor.
Pakistan’ı dert edinmek, Türkiye’nin olması gerektiği haldir.
KERİM BALCI- Zaman Gazetesi


devamı

Gurbette ölüm

Bazen ölüm gelip gurbette yakalar. Ansızın, beklenmedik bir şekilde. Öteki âleme hazırsanız hiçbir önemi yok Azrail’in sizi nerede bulacağının.
Yavaşça, gönül rahatı içinde verirsiniz can denen emaneti. Belki bir telefon açar, “Doktorlar ‘altı saatin kaldı’ diyorlar. Bana hakkınızı helal edin.” dersiniz. Bazen ona da gerek kalmaz. Nasıl olsa gözlerinizi yumduğunuzda yeniden doğacağınıza, rahmet-i Rahman’ın sizi sımsıcak saracağına inanırsınız. Çünkü ölüm, bir son değil, bir başlangıçtır. Yokluk değil, varlıktır. Bitiş değil diriliştir…
Bazen de ölüm haberi sizi kıskıvrak eder. Bu, daha büyük bir çaresizliktir. Ani bir göç haberiyle sarsılırsınız. Daha düne kadar yanınızda hissettiğiniz bir dost, birden uçup gitmiştir. Haber vermeden, elveda demeden, ‘Hakkınızı helal edin’ deme fırsatını vermeden. Beklenmedik haber bazen sizi bir otel odasında yakalar, bazen bir dost meclisinde, bazen gurbetin tam kalbinde. İçinizde derin bir boşluk açar her vefat haberi. Kalbiniz burkulur, yüreğiniz sızlar, çaresizlik ve tevekkül içinde çırpınır durursunuz…
Hasan Ertürk haberi de öyle yakaladı beni. Beklenmedik bir anda. Gurbetin bağrında. Aslında bir gün önce Başbakanlık’ın verdiği bir taziyede Hasan Ertürk ismini görmüş, ‘isim benzerliğidir’ diyerek savuşturmuş, endişe ve korkumu bu suretle bastırmıştım. Öyle ya! Adamın adı Hasan, soyadı Ertürk. Hem isim çok yaygın hem soy isim. Ne var ki sabahın ilk ışıklarında ulaştı vefat haberi. İnanamadım. Bana haber verene ‘Emin misin, bir de kardeşini arayın, ona sorun!’ demiş, ailesinin adresini vermiştim. Beklemeye başladım. Ola ki birazdan arayacaklar ‘isim benzerliği’ diyeceklerdi.
Heyhat! Ümitle beklediğim telefon çaldı ama müjdeli haberden yoksundu. Hasan’ı rahmet-i İlahi’ye tevdi etmiştik. Arkadaş anlatmaya devam etti. Peru’da hastalandığını, hastanede kaldığını, yılbaşı gecesi bir hastanede Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu söyledi. Arkadaşım ‘Cenazesini Kimse Yok mu Derneği getirecekmiş’ deyince artık içimde düğümlenmiş gözyaşlarımı frenleyemedim.
Ölüm haberi, hatıraları getiriyor yanında. Zaman farkı silinip gidiyor aradan. Hasan’ın ölüm haberi de öyle oldu benim için. New York’un kuytu bir köşesinde kiralanmış derme çatma bir talebe evi, her işe koşturduğu eski püskü bir jeep, Birleşmiş Milletler’de staj yapabilmek için verdiği mücadele… Ele avuca sığmaz bir adamdı. Her şeyin en uç noktasında gezerdi. Bir yerlere gelmek, o yüksek mevkilerde büyük hizmetler vermek isterdi. Projelerine itiraz edilince suratını ekşitir, daha çok çalışmak için daha bir şevklenirdi adeta. Onun kadar hırsla İngilizce öğrenen görmedim. Kurslara gider, kitaplara gömülür, İngilizce konuşacak adam arar her yerde. Kiliseye gider, misyonerlerle pratik yapar, onlara eninde sonunda Kur’an’dan bahsederdi. New York’ta bunalınca Boston’a taşınmış, daha sık görüşme imkânı bulmuştuk. Çok önemli bir diplomasi okuluna (The Fletcher School of Law&Diplomacy) nasıl bir heyecanla başladığını biliyorum.
Böyle olabilir mi? Herkesle dost olan; bu nedenle de bazen ‘Kim bu adam?’ kuşkusuna muhatap olan bir kişiydi rahmetlik. Evinin duvarına astığı sazla Alevi dostlarından türkü dinlerdi. Bazısı onu Alevi sanır, o da bu durumu yadırgamaz, sevgiyle karşılardı.
Bir gün öğrendim ki İsrail’e gitmiş, orada bir düşünce kuruluşunda çalışmaya başlamış. Tam ona göre bir işti bu. Çünkü o, kimsenin cesaret edemediği derin sulara atardı kendini. Yaptığının önemli bir hizmet olduğuna inanır, ancak onun ne denli mühim bir gayret olduğunu dostlarına bile anlatmaz; böyle bir ihtiyaç hissetmezdi. Bir gün İsrail’deki düşünce kuruluşunda yönetici olduğunu duydum. Olur mu olur diye düşündüm. Hasan bu. Oralarda çalışır, nasıl sıkı bir Anadolu evladı olduğunu hiç hissettirmez; daha doğrusu hiç kimseyi gücendirmez, rahatsız etmez; ama daima kendisi olarak kalır ve hedefine yürürdü.
Peru’daymış, oradaki insanların yardımına koşuyormuş, Kimse Yok mu Derneği’nin koordinatörlüğünü yapıyormuş, Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı’nda (TİKA) çalışıyormuş… Hiçbirinden haberim yoktu. Söylemezdi çünkü. Sessiz sedasız çalışmayı severdi.
Peru’da hastalanmış, hastanelere düşmüş, son bir gayretle abisini arayarak ‘Doktorlar 6 saatin kaldı, öleceksin diyor. Hakkınızı helal edin’ demiş. Helal olsun sevgili kardeşim, helal olsun. Gurbette ölüm herkese nasip olmaz, hicrette vuslat herkese nasip olmaz. Allah ruhunu şâd eylesin…
EKREM DUMANLI- ZAMAN 12.01.2010


devamı

Sahipsizlerin Ülkesi Filistin

Filistin denilince içinize bir ateş düşüyor mu? Kalp atışlarınız hızlanıyor, boğazınıza kocaman bir yumruk gelip oturuyor, nefes almakta zorlanıyor, dilinizin ucunda söylenmemiş sözler birikiyor mu?Eminim, bazılarınızın gözleri yaşarıyor, burnunun direği sızlıyor, içinizde hiç bir şey yapamamanın pişmanlığı kabarıyor. Ben Filistin ismini duyunca, bir baba ve oğulun üzerlerine sıkılan mermilerden korunmak için birbirine sokulmasını hatırlıyorum. Sonra da babanın ölen yavrusuna boğulurcasına haykırarak sarılışını.Evet Filistin…Dünyanın gözü önünde çocukların tanklarla vurulduğu, derme çatma yuvaların füzelerle dağıtıldığı, evsiz barksız insanların yaşadığı sahipsizler ülkesi.Burada canlar sahipsiz, çocuklar sahipsiz, kadınlar, babalar kısacası İNSANLIK sahipsiz. Dile kolay, 500 can…500 Filistinli daha öldü son bir haftada kurulan kurtlar sofrasında. Bir de diş kirası istediler giderken.

İşin acı yanı, ölüm en kolayıydı Filistin’de. Ya ölenlerden, yıkılanlardan sonra yaşamak? Yıllardır, anneler babalar evlatlarını, çocuklar kardeşlerini ya da anne babalarını kaybetti. Budanmış fidanlara döndüler. Sahipsizdiler, şimdi kimsesizler.

Son birkaç gündür acıyla atılan çığlıklar binlerce kilometre ötelerden duyuldu da, dünya kulaklarını tıkayıp gözlerini yumdu. Müslüman’ı, Hristiyan’ı, cumhuriyetçisi, demokratı, sosyalisti, kapitalisti, hümanisti, kimsecikler duymadı seslerini. Dünyanın orta yerinde yalnızdılar, yine yapayalnız kaldılar.

İnsan acıya alışır mı? Onlar alıştılar belki de. Yalnız ağlamaya, aç yatıp aç uyanmaya, her an çatılarından giren bir füzenin bedenlerini, evlerini dağıtmasına. İngiliz yardım kuruluşları, Gazze’de “son 40 yılın en büyük insanlık dramı yaşanıyor” dedi. Dünya zaten alışıktı ya Filistinlilerin ağlamasına. Yine kıpırdamadı vicdanları, insanlıkları.

Artık onlar da inanmıyor, 5 yıldızlı otellerde, loş ışıklı salonlarda, bakımlı insanların süslü masalar etrafında, alkış tufanları arasında attıkları insanlık nutuklarına. Zor oldu sahipsiz ve kimsesiz olduklarına inanmak. İnsan hakları denilen şeylerin kendilerini açıkta bırakan bir şemsiye olduğunu kabullenmek, zor oldu onlar için.

Ama kabullendiler.

Duyan oldu mu 500 canın yitip giderken imdat çığlıklarını. Gören oldu mu, çocukların yardım isteyen ağlaşmalarını? Bütün dünyanın yapayalnız bıraktığı Filistin, artık insanlığı vicdanıyla baş başa bırakmış durumda. İmdat bile demiyorlar görüyor musunuz?

Suskunlukları ise kalp taşıyan her insana bir şamar gibi. Her bir Filistinli çocuğun susuşu; “Haykırdık duymadınız, el uzattık tutmadınız, açtık doyurmadınız, susuzduk bir damla su yollamadınız. İNSANdık, sizi İNANDIRAMADIK”, der gibi çarpıyor vicdan sahibi insanların yüzüne, yüreğine.

Ama artık sustular.

Acıya da, ölüme de, sahipsizliğe de alıştılar. Şimdi bir el uzatılırsa onlardan çok, insanlık kazanacak. Biz kurtulacağız, bunca yıldır sırtımızda biriken “onları sahipsiz bırakmışlığımızın sorumluluğundan. Biz kurtulacağız sorulacak hesaptan, vicdan azabından.Yediklerimiz, içtiklerimiz, rahat yataklarımızdaki uykularımız o zaman temize çıkacak ancak.

Sizce de onların da Kimse Yok Mu susuşlarına biz varız demenin vakti gelmedi mi hala?

NOT: Kimse Yok Mu Derneği Filistin için bir yardım kampanyası başlatıyor. Cep telefonlarınızın mesaj bölümüne FİLİSTİN yazıp 5777’ye kısa mesaj göndererek 5 YTL yardımda bulunabilirsiniz

Nadir Kılıç-Samanyoluhaber.com


devamı

Türkiye’de yeni bir bayram geleneği oluştu; ‘Başka yüzlerdeki bayram sevincini görmek…’ Ülke sınırlarını aşan bir gelenek, giderek büyüyen bir halka… Hayırseverler ve onların desteklediği yardım derneklerinin dünyanın dört köşesindeki yoksul Müslümanlara ulaşma çabası… ‘Benim kurbanım Peru’da kesilsin.’ diyor biri, öteki ‘Kazakistan’ diyor. Liste giderek uzuyor; Pakistan, Gürcistan, Senegal, Yemen, Sri Lanka… Kurban için toplanan parayla birlikte bir gönüllü ekip çıkıyor yola; teknik bir iş değil ki bu, bir gönül işi… Kapı kapı dolaşılacak, etler dağıtılacak, çocukların başı okşanacak, gerekiyorsa gıda ve temizlik malzemesi dağıtılacak hatta sağlık taraması yapılacak ve belki daha önemlisi kalıcı projeler için ilk adımlar atılacak. Bu bayram, iki gün gecikmeyle olsa da bir bayram şekeri sunuyoruz size; Afganistan’dan, Arnavutluk’tan ve Sudan’dan bayram izlenimleri… Kapıyı tıklatan eller sizin ellerinizdi nasıl olsa, dağıtılan sizin kurbanlarınızın etleri… Ellerde listeler geziyordu hep, isimler okunuyordu. Önce sizin isimleriniz okundu kurban kesilirken, sonra etler paketlenip bir bahçede dağıtılırken, yoksulların isimleri… Uzanan eller hep çekingen, utangaç… Hissesine düşen payı alan yüzdeki sevinci görmek mutlulukların en hası… Afgan Mirvaiz, Sudanlı Havva, Arnavut Elona, “Görür görmez tanıdık sizi, Allah razı olsun.” diyorlar. Dezmazang Tepesi’ndeki, Dajti Dağı’ndaki, Orhaniye Köyü’ndeki yoksullara ulaşmak size yakışırdı, çok yaşayın…

KÜRŞAT BAYHAN
Afgan yüzlerinde çiçekler açar
Dezmazang tepesindeki yoksul ailelerin yaşadığı evlere ulaşabilmek için var gücümüzle merdivenleri tırmanıyoruz. Amacımız Afgan evlerinin yoksul bayramına şahitlik etmek. Güneşin batmasına az bir zaman kalmış. Rehberimize ‘Milatdbiraz daha kestirme bir yol yok muydu?’ diye söyleniyoruz. Milad, Afgan Türk lisesi 11. sınıfta okuyan Türkçeyi neredeyse bizden daha iyi konuşan bir Afganlı. “Abi en kestirme yol burası.” diyor. Nihayet tepedeki evlere ulaşıyoruz. Dar sokaklarıyla hemen aklımıza Mardin geliyor. Güneş, Milad’ın diliyle Noor batmak üzere.

Hemen fotoğraf çekmeye koyuluyoruz. Üzerimizden ISAF a bağlı birliklerin helikopterleri geçiyor. Özellikle Taliban’ın kuvvetli olduğu Kandahar bölgesindeki dağlık alanlara doğru uçuyorlar. Tam da bu sırada beklediğimiz kare oluşuyor ve iç rahatlığı ile bir yanı uçurum olan kanalizasyonun dışarıdan aktığı dar sokaklardan aşağıya doğru iniyoruz. Karşımızda bayramlıklarını giymiş, rengarenk elbiseler içinde koşturan çocuklar…

Yüzlerinde ise bayram gülücükleri. ‘İnşallah yüzünüzden gülücükler hiç gitmez ve Afgan milleti bir ömür boyu birlik ve beraberlikle yaşar.’ diyoruz.
Milad ile konuşarak dar sokaklardan ilerlerken kurban bayramını kutladığımız yaşlı amcalar Türkiye’den geldiğimizi duyunca çok memnun oluyorlar. İçlerinden birisi evine buyur ediyor. Evler, genelde ailenin kullandığı bir oda ve bir de misafirin ağırlandığı yer minderleri ile döşenmiş odadan oluşuyor. Eski bir polis memuru olan Mirvaiz 34 yaşında ama 23 yaşındayken görevini bırakmak zorunda kalmış. “Devlet kademesindeki bir politikacıyı korumak için görevlendirilmiştik. O zaman Afganistan şimdiye göre daha sıkıntılı günler yaşıyordu. Yol güzergahanıda bir bomba patladı ve çeşitli yerlerimden yaralandım ama en önemlisi tek gözümü kaybettim. Görevi bırakmak zorunda kaldım. Şu anda 6 çocuğum var bir iş bulabilmek için ingilizce öğrenmeye çalışıyorum. Burada gönüllü olarak çalışan yardım kuruluşlarında iş bulmaya çalışacağım çünkü Afganistan’ın en büyük sorunlarından birisi insanların evine ekmek götürecek para kazanamamaları.” diyor.

Geleneksel bayram sofralarına buyur ediyorlar bizi. Çayı yudumlarken boğazımızdan zor geçtiğini hissediyorum. Bu kadar yokluğun içinde sadece Türkiye’den geldiğimiz için bize evinin kapısını açıyor ve en iyi şekilde ağırlamaya çalışıyor Mirvaiz. Çaylarımızı yudumlarken türkiye’den buraya kurban bayramlarını geçirmek için gelen işadamlarından bahsediyorum. ‘Onlar sırlı dünyaların insanları’ diyor. Neden sırlı dünyalar diye soruyoruz. En çok izledikleri programın Türkiye’de Samanyolu Tv’de yayınlanan Sırlar Dünyası programı olduğunu söylüyor. Sırlar dünyası Afganistan’da özel bir televizyon aracılığı ile Farsça’ya çevrilerek yayınlanıyor. çoğu evde Sırlar Dünyası saatinde başka program izlenmiyor. Çaylarımızı bitirdikten sonra izin isteyip kalkıyoruz tam bu sırada Mirvaiz Milad’a tercüme etmesi için birşeyler söylüyor. “Hilafetin merkezi Türkiye’ye benden selam söyleyin.” diye tercüme edince tüylerim diken diken oluyor. “Afgan kardeşim selamın başımın tacı!” dieyip sarılıyorum. Bir önceki gün Türkiye’den gelen bir işadamının “Gelecek seneki kurban bayramında küçük kızımı da bu topraklara getireceğim. Ben öldükten sonra bu toprakları ziyaret etsin Afgan kardeşlerini yanlız bırakmasın, ben ona Afganistan’ı miras bırakacağım.” sözünün manasını daha da iyi kavrıyorum.

ÜLKÜ ÖZEL AKAGÜNDÜZ
GIZUVAR BAYRAMIN ARNAVUTLUK
Tiran’da İskender Bey Meydanı, meydanda minicik bir cami; Ethem Bey… Şehirde bayram namazı kılacak kim varsa, kadın erkek, yaşlı genç bu camide daha doğrusu bu caminin etrafında toplanıyor. Erkekler önde, kadınlar arkada, halka giderek büyüyor, seyirciler artıyor. Evet, burada bazı erkekler ve kadınlar kıyıdan kenardan izlemeye hazırlanıyor. Birazdan namaz değil de bir gösteri başlayacak sanki… Haksız da sayılmazlar, birçok gencin ailesinden gizli namaz kıldığı, örtünmenin çok tuhaf karşılandığı bir ülkede, üstelik de şehrin göbeğinde yüzlerce insan secdeye varacak. Hem bu meydanda çatır ayaza ve taşların soğuğuna bir meydan okuma da var. Kilim ve seccade bulamayan erkekler gazete kâğıdı üzerinde duruyor, o da bir şey mi, kadınlar arasında kuru yerde oturanlar var. ‘Nına’ yani ‘nene’ler yün berelerin üzerine eşarp bağlamış. Eşarplar hep sonradan bağlanıyor zaten, kalabalığın arasına karışıp namaz çemberine girenler giyimleri nasıl olursa olsun bir örtüye bürünüyor. Kimi yarım bağlıyor, kimi tam, kiminde uzun manto var, kiminde daracık bir pantolon; ama hepsi aynı safta… Meydan da öyle karmaşık değil mi zaten, ortada kocaman bir yılbaşı çamı, önde cami, arkada opera binası… Namazı seyredenler ve kılanlar…

Seyirci, alnı secdeye varana özeniyor; ama o ‘alın’ bir dahaki bayram namazına kadar hiç secdeye varmayacak belki…
Gerçek şu ki, bu erken vakitte, soğuk havada meydanda toplanan herkesin yüreği kıpır kıpır… Namaz biter bitmez seyircilerin birbirlerine ve namaz kılanlara sarıldığını görmesek söylemezdik böyle…

Onlar seslenmeden biz seslendik: “Kimse Yok mu?”

Namaz bitti, evli evine, köylü köyüne mi, elbette hayır! Bayram cemaatinin arasında İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den gelmiş yardım gönüllüleri de var. Onlar birazdan kapıları çalacak ve ‘Kimse Yok mu?’ diyecek. Yalnızca Tiran’da değil, İşkodra’da, Kruya’da, Berat’ta ve Kavaye’de toplam bin 200 aileye kurban eti dağıtılacak. Önce mezbaha ziyareti… Tekbirlerin ardı arkası gelmiyor, elden ele dolaşan listede ‘Benim kurbanım Arnavutluk’ta kesilsin.’ diyen 300 Türkiyelinin ismi var. Hemen oracıkta hazırlanan et paketlerinin içinde küçük bir kâğıt, kâğıtta Arnavutça bayram tebriği… Kimse Yok mu Derneği’nin gönüllüleri bayram boyunca en çok bu sözü duyacak ve en çok bu sözü tekrarlayacak; “Gızuvar bayramin/Bayramınız kutlu olsun.” Şimdi sıra başka isimlerin okunmasında… Kavaye şehrinde Müslüman Çingeneler sıraya girmiş bekliyor, ismi okunan geliyor, etini alıp gidiyor. Bir intizam, bir gözü gönlü tokluk hâli, ikinci bir paket uzatsan birine, “Ben aldım.” deyip elindekini gösteriyor. Şehir yoksul değil; ama yoksul evleri var. Onlardan biri, yoksulluktan daha öte, sersefil durumda bir ev, evin içinde üç çocuk, ufacık bir kadın… Et paketi yetmeyecek bu eve, fazlası lâzım, gönüllülerden biri iç geçiriyor: “Kalsak burada, çatıyı onarsak, evi temizlesek…” Bu bayram ziyaretine niçin çıkıldı ki zaten, anne-babasının yanına gideceği tek zamanı niye Arnavutluk’ta geçirsin ki bir insan? Başka projeler canlanıyor zihinlerde, Kimse Yok mu Derneği’nin bir benzeri burada kurulamaz mı? Ekibe mihmandarlık yapan Arnavut işadamlarının zihninde şimşekler çakıyor: “Bizim güzel ülkemiz de bir yardım derneğine kavuşmalı, zenginler vermenin lezzetini tatmalı.” Zenginleri bilemeyiz; ama yoksulların cömertliği ortada; kurban eti alanlar bir tabak meyve, bir poşet cevizle çıkageliyor. Hele Berat’ta, istisnasız her evde kolonya ve şekerle karşılanmak bile yeterince hoşken, bir şişe meyve suyunu kaptığı gibi dışarı fırlayan yaşlı teyzeye ne demeli?

Arnavutluk’ta bunca şehir, bunca ev arasında gönüllülerin en mutmain olduğu bölge neresiydi? Tabii ki dağ köyleri… Dajti Dağı’nın ardında Murth bölgesinde kuş uçmaz kervan geçmez köylere kurban eti ulaştırmak, işte gerçek mutluluk… Diyorlar ki bu köylere yalnızca Hıristiyan misyonerler uğruyor ve belki de bu halk ilk defa bir Müslüman elden bir şey, bir kurban eti alıyor. Kadınlar öyle çekingen, evine kadar bırakılmazsa paket, meydana çıkmaktan utanıyor. Bir kadın, yolun aşağısında bekliyor. Köyde kalmış erkeklerden biri onun payını götürüyor, biz izliyoruz, kadının poşete hemen uzanmadığını, hatta önce bir adım geri çekildiğini görüyoruz. Bugün bayramın ikinci günü, erkekler nerede? Arnavutluk’ta bayram yalnızca bir günmüş, köyün erkekleri iki saat yürüyerek ulaşabildikleri taş ocağında çalışıyormuş şimdi. O zaman haydi taş ocağına, kurban eti dağıtmaya, olur ki onların eşleri o utangaç kadınlardan biridir de evlerine kurban eti girmemiştir…

ONUR ÇOBAN
Darfur’da bir köy var uzakta…
Sudan’ın darfur bölgesi uzun yıllardır devam eden iç savaş ve bunun sonucunda ortaya çıkan mülteci sorunuyla sürekli dünya gündeminde yer alıyor. Kurban Bayramı vesilesiyle geldiğimiz Darfur’un 3 büyük eyaletinden birisi olan Nyala’da, Kimse Yok mu Derneği’nin güler yüzlü ve yardımsever gönüllüleri bizi karşılıyorlar, bir yandan şehri tanımaya çalışırken bir yandan da bu iyiliksever insanların çalışmalarına şahitlik ediyoruz.

Önceki yıllara göre Darfur’da durum daha iyiye gidiyor, ancak özellikle hükümet ve isyancılar arasında yaşanan çatışmalar iyi niyetli bütün çalışmalara darbe vuruyor. Nyala’da 3,5 milyon insan yaşıyor, burada bulunan kamplarda da yaklaşık 400 bin mültecinin yaşadığı söyleniyor. 2003 yılındaki olayların ardından yaklaşık 300 bin kişi öldü ve yaklaşık 3 milyon kişi evsiz kaldı. Aslında bölgede yaşanan sıkıntının ardında yine bildik bir manzara var. Sudan, petrol rezervleriyle dünyanın sayılı ülkelerinden biri. Sahip olduğu bu zenginliğe rağmen ülkenin bu kadar yoksul olması insanı şaşırtıyor. Özellikle büyük sorunların yaşandığı Darfur bölgesi ülkenin diğer bölgelerine göre oldukça yoksul, Darfur’da yaşanan isyanın en önemli nedenlerinden birisini bu ekonomik yoksulluk.

Kimse yok mu, kasaba kurdu

Güney Darfur’da iç savaş yüzünden yaklaşık 3,5 milyon kişi toplu kamplarda yaşıyor. Bölgede çeşitli ülkelerden 2 binin üzerinde gönüllü yardım kuruluşu faaliyet gösteriyor. Sudan’daki Darfur Valiliği, bu kuruluşlardan kamplara yardım yapmak yerine, insanların köylerine geri dönmesini sağlayacak projeler geliştirmesini istedi. İşte tam bu aşamada Kimse Yok mu Derneği Orhaniye projesiyle ortaya çıkmış.
Dünyanın çeşitli bölgelerinde felaketler yaşayan insanların yardımına koşan Kimse Yok mu Derneği, Sudan’ın savaş mağduru bölgesi Darfur’da Orhaniye isimli yeni bir kasaba kurmuş. Terk edilmiş durumda olan köy, yardımlarla tekrar canlanmaya başlamış. Orhaniye, Güney Darfur’un baş şehri Nyala’ya 1 saat uzaklıkta. Bu kasabaya ilk etapta 200′ü aşkın aile yerleştirilmiş. Yeni inşaatlarla birlikte bu sayının epeyce artması bekleniyor. Sağlık kuruluşları, emniyet binası, okul, cami, meslek edindirme kursu binası; her mahallede çeşme, 4 adet su kuyusu ve modern pazar yerinin bulunacağı kasaba, bölgenin umut kaynağı. “Proje tutarsa bütün Sudan kurtulur.” diyen Darfur Valisi Ali Mahmut, bu tür projelerin mutlaka desteklenmesi gerektiğini söylüyor.

Orhaniye projesinin asıl amacı iç savaşta köyleri yakılan ve mülteci kamplarında yaşamak zorunda kalan insanların tekrar köylerine dönmesi. Topraklarını ekip biçerek, hayvan sahibi olup yetiştirerek yaşamalarını amaçlayan bir proje. Yapılan çalışmalar sonucu şu anda hane sayısı 312′ye ulaşmış durumda.
Bayramın ikinci gününde alınan izinlerin ardından, arazi araçlarıyla yaptığımız yolculukla ulaştığımız Orhaniye’de köylüler bizi büyük bir sevinçle karşılıyor, Kimse Yok mu gönüllüleri vakit kaybetmeden bir gün önceden köye getirilen kurbanları kesime hazırlıyor, köylülerin katıldığı ve tekbir sesleriyle yapılan kesimlerin ardından evlere ziyaretler başlıyor. Dört çocuk annesi Havva Hanım, gönüllülerin verdiği 8 kg’lık et paketini biraz utanarak kabul ediyor. Aldığı etleri vakit kaybetmeden bir barakaya benzeyen evine götürüyor. Havva Hanım’ın yüzündeki mutluluk bütün gönüllülerin kalplerine işliyor. Köyde dağıtılan etler ve Kimse Yok mu Derneği’ne yapılan bağışlarla alınan diğer malzemeler, ev ev dolaşılarak ihtiyaç sahiplerine iletiliyor. Bütün dağıtımlar bittikten sonra yola çıkmak üzere hazırlanıyoruz, köydeki insanların mutluluğu yüzlerinden okunuyor. ‘Kulli sene ve entum tayibin’ (bayramınızın mübarek olsun) diyerek bizleri uğurluyorlar.

14 Aralık 2008, Zaman Pazar Eki


devamı

in’in Sichuan eyaletini vuran 7,9’luk deprem, ardında on binlerce ölü ve yaralı bıraktı. 12 Mayıs depremi, Çin’e tarihin en büyük travmalarından birini yaşattı. Ancak Çin halkını ağlatan sadece kayıplar değildi. Milyonlar, enkaz altından çıkan fedakârlık hikâyeleriyle de gözyaşlarına boğuldu. İşte onlardan birkaçı….İlk hikâyemiz Deyang şehrindeki Dong Qi ortaokulundan… Qian Qiu, deprem esnasında orta ikinci sınıftaki öğrencilerine ders anlatıyordu. Ve felaket anı gelip çatınca… Depremden 1 gün sonra kurtarma ekipleri enkaza ulaştıklarında gördükleri manzara karşısında irkildi. Öğretmen Qian, ellerini kartal gibi açmış, ders masasını koruyor gibi duruyordu. Enkaz çalışmaları devam ederken, öğretmenin kucağının altında 4 öğrencinin olduğu anlaşıldı. Öğretmen öğrencileri uğruna ölmüştü. Öğrenciler sağ çıkartıldı enkazdan. Qian öğretmenin eşi, kocasının cesedini görünce ağlamaklı olarak şöyle haykıracaktı: “Dün televizyonda ‘Bir öğretmen 4 öğrencisini kurtarmak için canını feda etti’ haberini dinledim. Nereden bileyim onun sen olduğunu!…”

ONLAR DA ANA KUZUSU

36 yaşındaki köy doktorunun fedakârlığı da eşine çok az rastlanacak cinstendi. Deprem bölgesindeki Nanba köyünde doktorluk yapan Shao Xing Jun, kızının söylediklerini hayatı boyunca unutamayacaktı. Çünkü kızı enkaz altındayken, “Baba ben ölmedim. Beni kurtar” diye haykırıyordu. Devamı ise çok daha acıklıydı. 780 öğrencisi bulunan Nanba İlkokulu depremde tamamen çökmüş, öğrencilerin çoğu enkaz altında kalmıştı. Okulun çöktüğü haberini alan doktor Shao, hemen okula koşuverdi. Okula vardığında her taraftan ‘imdat, imdat!’ çığlıkları yükseliyordu. Derken Shao, kızının ikinci katta kendisine seslendiğini duydu: “Baba, ben ölmedim, beni kurtar!” Lakin o anda kendisine daha yakın olan birkaç çocuğun sesi de geliyordu: “Kurtarın, kurtarın!”

Doktor Shao, vicdanıyla baş başa kalmış ve kararını vermişti. Kurtarmaya önce kızından değil de en yakından ve sayısı çok olandan başlamış ve başarılı da olmuştu. Fakat kızcağızı için artık çok geçti. Biricik kızının sesini bir daha duyamamıştı ve duyamayacaktı da. Olayın ardından konuşan acılı baba gözyaşları içinde şunları söylüyordu: “Kızım 6 yaşındaydı, geçen yıl okula başlamıştı. Kızıma borcum var. Ama ne yapsaydım. (Kurtardığım) Diğer çocukların da anne babaları vardı. Doktor Shao, deprem sonrası kızının çantasını tutarak, okulun önünde 3 gün 3 gece oturup yas tuttu. Shao, kızının çantasında bir resim defteri bulmuştu. İlk sayfasında siyah kalemle çizilmiş bir kız vardı oyun oynayan. Belki resimdeki kendi kızıydı ve cennette oyun oynuyordu…

Ve belki de en inanılmaz, en acı hikâye… Depremden bir gün sonra kurtarma ekiplerinin karşılaştığı manzara tüm Çin’de yürekleri dağlayacaktı. Haberin anlatıldığı stüdyodakileri bile ağlatan, milyonlarca dolar yardım yağdıran hadise şöyle gelişti… Kurtarma ekipleri deprem bölgesindeki enkazda bir kadın buldu. Oracıkta can vermişti kadıncağız. Ama bu bayanın duruşu kurtarma ekibinin dikkatini çekti. Çünkü secde eder gibi duruyor, sanki bir şeyi muhafaza etmek istiyordu. Derken görevlilerden biri, elini enkazdaki kadının altına koydu ve bir anda haykırıverdi: “Bu bir bebek! Yaşıyor!” Hummalı çalışmanın ardından anne ve çocuk enkazdan çıkarıldı. Bebek 3-4 aylıktı ve kırmızı bir battaniyeye sarılıydı. Yavruya hiçbir şey olmamıştı. Doktorlar bebeği muayene için kundağı açtıklarında tarihe geçecek bir manzara vardı karşılarında. Kundakta bir cep telefonu vardı. Ve telefondan gönderilen son mesaj… Mesajı oracıkta dinleyenler bir anda her şeyi unuttu, kendilerinden geçti. Şöyle yazıyordu fedakar anne ‘son’ mesajında: “Bebeğim, eğer yaşayabilirsen anneciğinin seni ne kadar sevdiğini hatırla!”

(Aksiyon)


devamı

Gabar Dağı’nda can veren şehitlerden Mehmet Coşkun, yoksulluk içinde bir yaşam sürdü. Okula başlamadan önce fabrikaya giden Coşkun 6 yaşında işçi, 13′ünde evin reisi, 20’sinde şehit oldu.Gaziantep’te şehit evindeyiz. Gaziantep’in varoşu olan Şehit Kamil Göllüce Mahallesi’ndeki, şehit er Mehmet Coşkun’un evi. Ev değil aslında bir kondu inşaatı. Briketlerle örülü evde ne oda kapıları var ne duvar sıvaları. Penceresi bile yok. Cam boşluklarına perde ve kilim çekmişler. Eşya yok. Üst üste yığılı yataklar var sadece. Şehit erle iki kardeş ve annenin kıyafetleri ise sepetlerde.Erkekler belediyenin taziye evinde, kadınlar da bu inşaatı tamamlanmamış evde yas tutuyor. Yüreğine ateş düşen anne Hazal Coşkun ve kızı Nejla bir odada diz dize oturuyor. Pencere görevine kullanılan perdenin üzerinde bir serum asılı. Hemen yanında da şehit Mehmet’in iki muhabbetkuşunu barındıran küçük bir kafes… Dışarıda ise Türk bayrağı…

6 yaşında fabrikada

Mehmet’in çocukluğu burada başladı. Babası askere gitmeden önce bir fabrikada işçiydi. Döndükten sonra sağlığı bozuldu. Sonradan siroza çevirecek olan hastalık baş gösterince malulen emekli oldu. Yeni işi çobanlıktı. Davar gütmekten kazanılan parayla üç çocuk toplam beş nüfus doymuyordu.

Evin ortanca çocuğu Mehmet, altı yaşında bir halı fabrikasında işe verildi.

Yaşıtlarına göre daha iri bir çocuk olması nedeniyle “kaçak” işçi olarak kabul edilmişti. Görevi küçük elleriyle makineleri yağlamak, getir götür işlerine bakmaktı.

Fabrikadan okula

Bir yıl sonra işçi gömleğini çıkarıp üstüne okul önlüğü giydi. Ama parasız okunmuyordu. İşine devam etti. Okulla iş saatleri çakışınca bu kez vardiyalı çalışmaya başladı.

Sabah sekiz, akşam sekiz çalıştığı günler okula devamsızlık ediyor, ancak 20.00′de işbaşı yaptığında sabah okula gidebiliyordu.

Yine de yaklaşık üç yıl çalıştı halıcıda. Boş zamanlarında ayakkabı boyamaya başladı. Elinde sandığıyla babasına destek olmaya çalışıyordu. İlkokulu 3. sınıfta bırakmak zorunda kaldı. Bu kez oto tamircisinde çıraktı.

Kışın soğuğunda arabaların altına girmek zor oluyor diye yeni bir iş aramaya başladı.

Yeni işi, gidemediği okulun önünde çocuklara simit satmaktı. Mehmet ilköğretim zorunlu hale gelince yeniden öğrenci formasını sırtına geçirdi. İlkokul bitene kadar hem öğrenci oldu hem simitçi hem de ayakkabı boyacısı…

14 saat hamallık

Babasını 2000′de sirozdan kaybeden Mehmet 13 yaşında evin reisi oldu. Bu arada annesi yetişti Mehmet’in imdadına. Günde 5 kilo antepfıstığı kıran anne günlük iki milyon kazanarak evin geçimine katılmaya başladı.

Mehmet toptancı halinde hamallığa başlayınca anne de fıstık işine son verdi. İlkokulu bitiren Mehmet sabah 07.00′den akşam 21.00′e kadar mal indirip bindirerek haftada 80 YTL kazanmaya başladı. Ancak hayatına farklı bir yön vermek istedi. Gurbete gidecekti.

Bakkaldan borç aldığı yol parasıyla iki arkadaş Kıbrıs’a gitti. Bir iş bulup para kazanacaktı. Cebinde para olmadığı için Kıbrıs’ta iki gün banklarda sabahladı. Telefon açtığında “hasretine dayanamıyorum” diyen annesini kırmayarak yeniden evin yolunu tuttu. Ardından da haldeki eski işinin başına döndü.

Pencereleri taktıracaktı

Coşkun, Şubat 2007′de Kayseri Hava İndirme Tugayı’na teslim oldu. Altı yaşında işçi olmasını sağlayan iriliği dağ komandosu kadrosuna seçilmesine neden oldu. Bolu’da eğitim aldıktan sonra geçici görevle Şırnak’a gitti.

Ailesi para gönderemese de o Güneydoğu’da askerlik yapmanın bedeli olarak aldığı ayda 120 YTL’yle geçinmeyi bildi. Fazla para harcamasın diye sigarayı bıraktı…

Ve bir hafta önce ailesiyle son kez telefonda görüştü: “Minibüsü tarayarak 12 kişiyi öldürenleri arıyoruz. Bu yüzden dağa çıkıyoruz. Beni merak etmeyin…” Evine erken dönebilsin diye izne gelmedi. Beş ay sonra döndüğünde hamallık yapıp sırtında taşıdığı yüklerden kazandığı parayla önce evinin pencerelerini taktırmaya söz verdi. Altı yaşında hayata atılarak dağ gibi sorunları taşıyan Mehmet’in yaşamı 20’sinde bir dağda son buldu.


devamı

Hiç gitmediğimiz, belki de hiç gitmeyeceğimiz, adını da ömrümüzde birkaç kez duymaktan öteye geçmeyecek bir ülkenin sorunu bizi ne kadar ilgilendirir ki? Televizyonda gördüğümüz kötü manzaralar bir başka galaksiden çekilmiş gibi geliyor bize. Afrika’yı biliyoruz belki; ama Sudan’ı, bir de Darfur’u ne kadar tanıyoruz ki? Darfur bizim ilçenin unutulmuş bir köyü mü yoksa diye düşünürken, ölümlerin, hastalıkların, savaşın ve açlığın kol gezdiği bir bölgenin adı olduğunu duyuyor, işitiyor ve umursamıyoruz. Umursamıyoruz; çünkü hayatın sıkboğazlığı içinde peşi peşine sıralanan dertlerin üstesinden gelememişken, vicdanları kanatan bir derdi de üstüne eklemek istemiyoruz. Kamplara sığınmış binlerce insanı, adları Fatma, Ömer, Ayşe de olsa bilmek ve hatırlamak istemiyoruz. Bugüne kadar tv dışında hiç Afrika’lı görmemişken, onları bağrımıza basmayı öğütleyen insanların seslerini duymuyor gibi yapıyoruz. Çünkü orası çok uzak. Çünkü biz oraya hiç gitmeyeceğiz. Çünkü… Evet bir sürü sebebimiz var bizim. Ve biz duygularımızı da, vicdanımızı da, kalbimizi de o sebeblerle bastırıyor aklımızın önüne sedler çekiyoruz.“Darfur’da senaryolar oynanıyor. Darfur’da batılı yardım kuruluşları yardım adı altında bu senaryolara malzeme sağlıyor. Ülke içindeki çatışmalar körükleniyor, kimin kimi neden vurduğu bilinmiyor. Kadınlar, kızlar tecavüze uğruyor, insanlar yok yere öldürülüyor.”

Biz bu bilgilerin ne kadarının doğru olduğunu bilmiyoruz. Belki de dünya siyasetine aklımız ermiyor o kadar. Ama son yıllarda ülkemizde yükselen sosyal girişimcilik toplumun vicdanı olma yolunda önemli adımlar atıyor. Ve biz onlar sayesinde dünyanın çehresine farklı bir bakış yapabiliyoruz. Bugüne kadar hep dramların, savaşların ve çöküntülerin olduğu yerlere Batı kaynaklı yardım kuruluşlarının gittiğini biliyor ve görüyorduk. Ama artık Türkiye’nin de gelişen sosyal vicdanı kurumlar var. İşte onlardan biri, Kimse Yok mu Derneği… Bu derneğimiz bizim duyup da görmediğimiz Darfur’a dikkat çekebilmek için elinden gelen tüm imkanlarını kullanarak sizin ve bizim ilgimizi o drama çevirmeye çalışıyor. Bir Ahmet, bir Ayşe daha kurtulursa diye çabalayan derneğin Darfur çağrısı geleceğe karamsar bakan insanların gözlerinde bir ışık oluşturabilmek… Kimbilir belki afişlerinde mazlum gözleriyle bakan o çocuk size bize hepimize bir meşale yakacak…

Afrika’ya Sudan’a ve Darfur bölgesine hepimizin gitme imkanı yok. Ama gidenlere ön ayak olabilmek, onlara birer emanet verip bir annenin çocuğuna içireceği sütün neşesine ortak olma imkanımız var. Hiçbirşey mi veremiyorsunuz? Gönlünüzün en mutena yerinden sevginizi onlara iletin; emin olun o sevgi bile çok iş görecektir. SERHAT ŞEFTALİ- Zaman Ailem Dergisi


devamı

Mahiy Adem Aşil, 34 günlük bir bebek. Annesi Nihet Adem Aşil, çocuğunu emziremiyor. Çünkü sütü yok. Hayvanlardan elde ettiği sütle çocuğunu beslemeye çalışan anne Aşil, Mahiy’in ishalden kurtulamadığını ifade ettikten sonra, “Oğlum dünyaya geleli 34 gün oldu. Vücudundaki kabarıklar ve ishali için bir çözüm bulamadık. Kampa arada bir doktor geliyor; ama o da pek bir şey yapmıyor. Benim sütüm olsa belki iyi olur. Fakat, biz bile bir tabak yemeği zor buluyoruz” diye konuşuyor.Kampta en çok tüketilen yemek “marek” adlı bir çeşit mısır. Yardım kuruluşları tarafından dağıtılan bu mısırdan yapılan bulamaç, çocuklardan yaşlılara herkesin ana besin kaynağı. Ortaya konulan bir tas yemek, yaklaşık 10 kişi tarafından tüketiliyor. Kamptaki çocukların en büyük görevi su tankından kaldıkları çadıra su taşımak. Sonbaharın gelmesinden dolayı bölgede artan yağmurlar ve insanların sığınacak yerlerinin olmaması, yaşanan dramın boyutunu büyütüyor. Kampta bulunan az sayıdaki keçi ise bebeklerin tek süt kaynağı.

Kampa haftada iki defa gelen doktor Adem Ahmet Fadily, yaşanan sağlık sorunları için “insanlar yetersiz besleniyor. Özellikle de çocuklar. Temizlik için yeterli su yok. Tuvaletler çadırların hemen yanında. Havanın sıcak, suyun yetersiz olması hastalıklara davetiye çıkarıyor. Benim doktor olarak yapacaklarım sınırlı. Burada insanlara sadece ağrı kesiciler ve vitaminler verebiliyorum. Birçok insan var; ama ben tek başınayım. Farklı uzmanlık alanlarındaki doktorların gelip buradakileri ciddi şekilde muayene etmesi gerekiyor” diye yakınıyor. (Aksiyon dergisinden alıntıdır.)


devamı

Mahzun’un ninesi

Kendisi için kampanya düzenlediğimiz küçük Mahzun ve ninesi hakkında Zaman gazetesi yazarı Ali Çolak beyefendinin kaleme aldığı yazıyı sizlerle paylaşmak istedik.

Ben bu duyguyu, bu yıkılmayan azmi bir yerlerden hatırlıyorum. Bu dağ gibi kadın yüreğini… İrlandalı yazar Christy Brown’ın dokunaklı hayat hikayesini düşündürüyor.

Kimsenin yüzüne bakmadığı spastik özürlü çocuğunun, Christy’nin görünen ve görünmeyen bütün engelleri aşması için insanüstü bir sevgi, şefkat ve sabırla didinen annenin hikayesi… O ünlü ‘Sol Ayağım’ romanının yazarı Brown, spastik özürlü olarak dünyaya geliyor, 23 çocuklu bir duvar ustasının oğlu. Spastik olduğu için evde saklanan bir çocuk. Boynu sarkık, elleri ve ayakları işlemiyor ve konuşamıyor. Annesi, o dağ yürekli kadın, oğlunun başkalarının dediği gibi “işe yaramaz bir et ve kas yığını” olduğuna inanmıyor. Sol ayak parmaklarını kullanarak yazmayı ve resim yapmayı öğretiyor ona. Christy, resim yarışmalarından ödüller alıyor. Yüzlerce sayfalık öyküler, romanlar yazıyor. Kelimelerle kurduğu dünya, onu hayata bağlıyor. Bir gün, İrlanda edebiyatının ustalarından biri oluyor.

O dev yürekli kadın, bugün 80 yaşında, Erzurum’un Tekman ilçesinde çıkıyor karşıma. Dokuz yaşındaki engelli torununu, Mahzun’u, plastik leğenin içine oturtup iple çeke çeke -30 derecede her gün okula götürüp getiriyor. Mahzun’un ayakları yok. Babası, o doğduğu yıl ölmüş. Annesi iki yıl önce başka bir adamla evlenip gitmiş. 80′lik dedesiyle babaannesine kalmış Mahzun. Adı gibi mahzun, bir plastik leğenin içinden bakıyor; ardında dağ gibi babaannesi… Hatice nine, yazları sırtında taşıyor Mahzun’u, Yerköy Birleştirilmiş Sınıflı İlköğretim Okulu’na. Üç yüz metreyi aşıp sınıfına bırakıyor onu. Kışları yerler kar ve buz. Bu sefer, çamaşır leğenine ip takarak icat ettiği kızakla götürüyor torununu. Mahzun başarılı bir öğrenci, okumak istiyor. Öğretmeni de güveniyor ona. Bir tekerlekli sandalyesi olsa diyor, daha rahat gidip gelecek okuluna. Olur belki. Dünkü Zaman’da çıkan haberi okuyan bir himmet sahibi bu dileği gerçekleştirir. Ama beni sarsan, bu fotoğrafın kendisi. 80 yaşındaki Anadolu kadınının sevgiyle ve şefkatle ışıldayan gözleri; o heybetli duruşu…

Bu kadın yabancı değil bana. Yıllar yıllar önce tatillerde evlerine uçarak gittiğim babaannem o. Bütün yoksulluğu içinde nasıl ve nereden biriktirdiğini anlayamadığım birkaç lirayı bana saklayan ve okuyup bir gün öğretmen olmam için dualar eden fesleğen kokulu kadın… Ve ben, her defasında derin bir mahcubiyetle başımı onun göğsüne gömer, ağlardım. Ümmiydi ama gerçek bir ârifti. Bana hiçbir kitaptan öğrenemeyeceğim değerleri öğretti. Yıllar geçti, birbiri ardına okullar bitti, diplomalar alındı. Başka şehirler, başka hayatlar… Her şey değişip gelişirken onun yüzünü, nefesini ve ebedi fesleğen kokusunu hep yanı başımda hissettim. Merhameti, şefkati, sadakati öğütleyen bir melek gibi benimleydi hep. Benimle kalacak.

Erzurumlu Mahzun’un babaannesi hiç yabancım değil benim. Biliyorum ki benim babaannem de yapardı aynısını. Beni sırtına alır, okula götürürdü. Başkaları da, dev yürekli başka Anadolu kadınları da yapar aynısını. Bir şefkat kahramanı gibi kendi acılarını unutur, yaşını unutur; sırtlar torununu bir umut heykeli gibi dikilir önümüze, yapar bunu…

Ben bu kadınları seviyorum. Yaşadığımız ‘ilginç zamanlar’da hayatın bir anlamı varsa hâlâ ve her şeye rağmen bereket büsbütün kalkmıyorsa dünyamızdan, eminim ki bunu onların duasına, gönül zenginliğine ve bir melek gibi aramızda dönüp durmalarına borçluyuz. Onlar göçüp gittiğinde, bu dağ gibi kadınların nesli kesildiğinde yapayalnız, kupkuru ve öksüz kalacağımıza inanıyorum. Ve bu ihtimal beni korkutuyor. Onların siluetini hayal ettiğimde bile burnumun direği sızlıyor, boğazıma bir şeyler tıkanıyor. Onlarsız olmuyor…

O fotoğraf gözümün önünde dönüp duruyor iki gündür. Hüzünle umut, efkârla sevinç boğuşuyor içimde. Sevinçle ağlıyorum, evet… Başka ne yapılır? Ayakları yok Mahzun’un, kalkıp yürüyemiyor okuluna doğru; ama ne gam! Dağ gibi bir kadın duruyor ardında. Böyle yüce gönüllü, böyle melek soylu, sımsıkı kucaklayan bir babaannesi var ya!.. Onun şefkati ömrü boyunca yürütecektir Mahzun’u. Ve eminim Mahzun engelleri aşacak, okuyacak ve ninesinin taktığı umuttan ayaklarla kanatlanıp uçacaktır oralardan. Buna adım gibi eminim…


devamı