Gurbette ölüm

Bazen ölüm gelip gurbette yakalar. Ansızın, beklenmedik bir şekilde. Öteki âleme hazırsanız hiçbir önemi yok Azrail’in sizi nerede bulacağının.
herturk.jpgYavaşça, gönül rahatı içinde verirsiniz can denen emaneti. Belki bir telefon açar, “Doktorlar ‘altı saatin kaldı’ diyorlar. Bana hakkınızı helal edin.” dersiniz. Bazen ona da gerek kalmaz. Nasıl olsa gözlerinizi yumduğunuzda yeniden doğacağınıza, rahmet-i Rahman’ın sizi sımsıcak saracağına inanırsınız. Çünkü ölüm, bir son değil, bir başlangıçtır. Yokluk değil, varlıktır. Bitiş değil diriliştir…
Bazen de ölüm haberi sizi kıskıvrak eder. Bu, daha büyük bir çaresizliktir. Ani bir göç haberiyle sarsılırsınız. Daha düne kadar yanınızda hissettiğiniz bir dost, birden uçup gitmiştir. Haber vermeden, elveda demeden, ‘Hakkınızı helal edin’ deme fırsatını vermeden. Beklenmedik haber bazen sizi bir otel odasında yakalar, bazen bir dost meclisinde, bazen gurbetin tam kalbinde. İçinizde derin bir boşluk açar her vefat haberi. Kalbiniz burkulur, yüreğiniz sızlar, çaresizlik ve tevekkül içinde çırpınır durursunuz…
Hasan Ertürk haberi de öyle yakaladı beni. Beklenmedik bir anda. Gurbetin bağrında. Aslında bir gün önce Başbakanlık’ın verdiği bir taziyede Hasan Ertürk ismini görmüş, ‘isim benzerliğidir’ diyerek savuşturmuş, endişe ve korkumu bu suretle bastırmıştım. Öyle ya! Adamın adı Hasan, soyadı Ertürk. Hem isim çok yaygın hem soy isim. Ne var ki sabahın ilk ışıklarında ulaştı vefat haberi. İnanamadım. Bana haber verene ‘Emin misin, bir de kardeşini arayın, ona sorun!’ demiş, ailesinin adresini vermiştim. Beklemeye başladım. Ola ki birazdan arayacaklar ‘isim benzerliği’ diyeceklerdi.
Heyhat! Ümitle beklediğim telefon çaldı ama müjdeli haberden yoksundu. Hasan’ı rahmet-i İlahi’ye tevdi etmiştik. Arkadaş anlatmaya devam etti. Peru’da hastalandığını, hastanede kaldığını, yılbaşı gecesi bir hastanede Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu söyledi. Arkadaşım ‘Cenazesini Kimse Yok mu Derneği getirecekmiş’ deyince artık içimde düğümlenmiş gözyaşlarımı frenleyemedim.
Ölüm haberi, hatıraları getiriyor yanında. Zaman farkı silinip gidiyor aradan. Hasan’ın ölüm haberi de öyle oldu benim için. New York’un kuytu bir köşesinde kiralanmış derme çatma bir talebe evi, her işe koşturduğu eski püskü bir jeep, Birleşmiş Milletler’de staj yapabilmek için verdiği mücadele… Ele avuca sığmaz bir adamdı. Her şeyin en uç noktasında gezerdi. Bir yerlere gelmek, o yüksek mevkilerde büyük hizmetler vermek isterdi. Projelerine itiraz edilince suratını ekşitir, daha çok çalışmak için daha bir şevklenirdi adeta. Onun kadar hırsla İngilizce öğrenen görmedim. Kurslara gider, kitaplara gömülür, İngilizce konuşacak adam arar her yerde. Kiliseye gider, misyonerlerle pratik yapar, onlara eninde sonunda Kur’an’dan bahsederdi. New York’ta bunalınca Boston’a taşınmış, daha sık görüşme imkânı bulmuştuk. Çok önemli bir diplomasi okuluna (The Fletcher School of Law&Diplomacy) nasıl bir heyecanla başladığını biliyorum.
Böyle olabilir mi? Herkesle dost olan; bu nedenle de bazen ‘Kim bu adam?’ kuşkusuna muhatap olan bir kişiydi rahmetlik. Evinin duvarına astığı sazla Alevi dostlarından türkü dinlerdi. Bazısı onu Alevi sanır, o da bu durumu yadırgamaz, sevgiyle karşılardı.
Bir gün öğrendim ki İsrail’e gitmiş, orada bir düşünce kuruluşunda çalışmaya başlamış. Tam ona göre bir işti bu. Çünkü o, kimsenin cesaret edemediği derin sulara atardı kendini. Yaptığının önemli bir hizmet olduğuna inanır, ancak onun ne denli mühim bir gayret olduğunu dostlarına bile anlatmaz; böyle bir ihtiyaç hissetmezdi. Bir gün İsrail’deki düşünce kuruluşunda yönetici olduğunu duydum. Olur mu olur diye düşündüm. Hasan bu. Oralarda çalışır, nasıl sıkı bir Anadolu evladı olduğunu hiç hissettirmez; daha doğrusu hiç kimseyi gücendirmez, rahatsız etmez; ama daima kendisi olarak kalır ve hedefine yürürdü.
Peru’daymış, oradaki insanların yardımına koşuyormuş, Kimse Yok mu Derneği’nin koordinatörlüğünü yapıyormuş, Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı’nda (TİKA) çalışıyormuş… Hiçbirinden haberim yoktu. Söylemezdi çünkü. Sessiz sedasız çalışmayı severdi.
Peru’da hastalanmış, hastanelere düşmüş, son bir gayretle abisini arayarak ‘Doktorlar 6 saatin kaldı, öleceksin diyor. Hakkınızı helal edin’ demiş. Helal olsun sevgili kardeşim, helal olsun. Gurbette ölüm herkese nasip olmaz, hicrette vuslat herkese nasip olmaz. Allah ruhunu şâd eylesin…

EKREM DUMANLI- ZAMAN 12.01.2010

darfur.jpgTürkiye’de yeni bir bayram geleneği oluştu; ‘Başka yüzlerdeki bayram sevincini görmek…’ Ülke sınırlarını aşan bir gelenek, giderek büyüyen bir halka… Hayırseverler ve onların desteklediği yardım derneklerinin dünyanın dört köşesindeki yoksul Müslümanlara ulaşma çabası… ‘Benim kurbanım Peru’da kesilsin.’ diyor biri, öteki ‘Kazakistan’ diyor. Liste giderek uzuyor; Pakistan, Gürcistan, Senegal, Yemen, Sri Lanka… Kurban için toplanan parayla birlikte bir gönüllü ekip çıkıyor yola; teknik bir iş değil ki bu, bir gönül işi… Kapı kapı dolaşılacak, etler dağıtılacak, çocukların başı okşanacak, gerekiyorsa gıda ve temizlik malzemesi dağıtılacak hatta sağlık taraması yapılacak ve belki daha önemlisi kalıcı projeler için ilk adımlar atılacak. Bu bayram, iki gün gecikmeyle olsa da bir bayram şekeri sunuyoruz size; Afganistan’dan, Arnavutluk’tan ve Sudan’dan bayram izlenimleri… Kapıyı tıklatan eller sizin ellerinizdi nasıl olsa, dağıtılan sizin kurbanlarınızın etleri… Ellerde listeler geziyordu hep, isimler okunuyordu. Önce sizin isimleriniz okundu kurban kesilirken, sonra etler paketlenip bir bahçede dağıtılırken, yoksulların isimleri… Uzanan eller hep çekingen, utangaç… Hissesine düşen payı alan yüzdeki sevinci görmek mutlulukların en hası… Afgan Mirvaiz, Sudanlı Havva, Arnavut Elona, “Görür görmez tanıdık sizi, Allah razı olsun.” diyorlar. Dezmazang Tepesi’ndeki, Dajti Dağı’ndaki, Orhaniye Köyü’ndeki yoksullara ulaşmak size yakışırdı, çok yaşayın…

afgan.jpgKÜRŞAT BAYHAN
Afgan yüzlerinde çiçekler açar
Dezmazang tepesindeki yoksul ailelerin yaşadığı evlere ulaşabilmek için var gücümüzle merdivenleri tırmanıyoruz. Amacımız Afgan evlerinin yoksul bayramına şahitlik etmek. Güneşin batmasına az bir zaman kalmış. Rehberimize ‘Milatdbiraz daha kestirme bir yol yok muydu?’ diye söyleniyoruz. Milad, Afgan Türk lisesi 11. sınıfta okuyan Türkçeyi neredeyse bizden daha iyi konuşan bir Afganlı. “Abi en kestirme yol burası.” diyor. Nihayet tepedeki evlere ulaşıyoruz. Dar sokaklarıyla hemen aklımıza Mardin geliyor. Güneş, Milad’ın diliyle Noor batmak üzere.

Hemen fotoğraf çekmeye koyuluyoruz. Üzerimizden ISAF a bağlı birliklerin helikopterleri geçiyor. Özellikle Taliban’ın kuvvetli olduğu Kandahar bölgesindeki dağlık alanlara doğru uçuyorlar. Tam da bu sırada beklediğimiz kare oluşuyor ve iç rahatlığı ile bir yanı uçurum olan kanalizasyonun dışarıdan aktığı dar sokaklardan aşağıya doğru iniyoruz. Karşımızda bayramlıklarını giymiş, rengarenk elbiseler içinde koşturan çocuklar…

Yüzlerinde ise bayram gülücükleri. ‘İnşallah yüzünüzden gülücükler hiç gitmez ve Afgan milleti bir ömür boyu birlik ve beraberlikle yaşar.’ diyoruz.
Milad ile konuşarak dar sokaklardan ilerlerken kurban bayramını kutladığımız yaşlı amcalar Türkiye’den geldiğimizi duyunca çok memnun oluyorlar. İçlerinden birisi evine buyur ediyor. Evler, genelde ailenin kullandığı bir oda ve bir de misafirin ağırlandığı yer minderleri ile döşenmiş odadan oluşuyor. Eski bir polis memuru olan Mirvaiz 34 yaşında ama 23 yaşındayken görevini bırakmak zorunda kalmış. “Devlet kademesindeki bir politikacıyı korumak için görevlendirilmiştik. O zaman Afganistan şimdiye göre daha sıkıntılı günler yaşıyordu. Yol güzergahanıda bir bomba patladı ve çeşitli yerlerimden yaralandım ama en önemlisi tek gözümü kaybettim. Görevi bırakmak zorunda kaldım. Şu anda 6 çocuğum var bir iş bulabilmek için ingilizce öğrenmeye çalışıyorum. Burada gönüllü olarak çalışan yardım kuruluşlarında iş bulmaya çalışacağım çünkü Afganistan’ın en büyük sorunlarından birisi insanların evine ekmek götürecek para kazanamamaları.” diyor.

Geleneksel bayram sofralarına buyur ediyorlar bizi. Çayı yudumlarken boğazımızdan zor geçtiğini hissediyorum. Bu kadar yokluğun içinde sadece Türkiye’den geldiğimiz için bize evinin kapısını açıyor ve en iyi şekilde ağırlamaya çalışıyor Mirvaiz. Çaylarımızı yudumlarken türkiye’den buraya kurban bayramlarını geçirmek için gelen işadamlarından bahsediyorum. ‘Onlar sırlı dünyaların insanları’ diyor. Neden sırlı dünyalar diye soruyoruz. En çok izledikleri programın Türkiye’de Samanyolu Tv’de yayınlanan Sırlar Dünyası programı olduğunu söylüyor. Sırlar dünyası Afganistan’da özel bir televizyon aracılığı ile Farsça’ya çevrilerek yayınlanıyor. çoğu evde Sırlar Dünyası saatinde başka program izlenmiyor. Çaylarımızı bitirdikten sonra izin isteyip kalkıyoruz tam bu sırada Mirvaiz Milad’a tercüme etmesi için birşeyler söylüyor. “Hilafetin merkezi Türkiye’ye benden selam söyleyin.” diye tercüme edince tüylerim diken diken oluyor. “Afgan kardeşim selamın başımın tacı!” dieyip sarılıyorum. Bir önceki gün Türkiye’den gelen bir işadamının “Gelecek seneki kurban bayramında küçük kızımı da bu topraklara getireceğim. Ben öldükten sonra bu toprakları ziyaret etsin Afgan kardeşlerini yanlız bırakmasın, ben ona Afganistan’ı miras bırakacağım.” sözünün manasını daha da iyi kavrıyorum.
arnavutluk.jpg

ÜLKÜ ÖZEL AKAGÜNDÜZ
GIZUVAR BAYRAMIN ARNAVUTLUK
Tiran’da İskender Bey Meydanı, meydanda minicik bir cami; Ethem Bey… Şehirde bayram namazı kılacak kim varsa, kadın erkek, yaşlı genç bu camide daha doğrusu bu caminin etrafında toplanıyor. Erkekler önde, kadınlar arkada, halka giderek büyüyor, seyirciler artıyor. Evet, burada bazı erkekler ve kadınlar kıyıdan kenardan izlemeye hazırlanıyor. Birazdan namaz değil de bir gösteri başlayacak sanki… Haksız da sayılmazlar, birçok gencin ailesinden gizli namaz kıldığı, örtünmenin çok tuhaf karşılandığı bir ülkede, üstelik de şehrin göbeğinde yüzlerce insan secdeye varacak. Hem bu meydanda çatır ayaza ve taşların soğuğuna bir meydan okuma da var. Kilim ve seccade bulamayan erkekler gazete kâğıdı üzerinde duruyor, o da bir şey mi, kadınlar arasında kuru yerde oturanlar var. ‘Nına’ yani ‘nene’ler yün berelerin üzerine eşarp bağlamış. Eşarplar hep sonradan bağlanıyor zaten, kalabalığın arasına karışıp namaz çemberine girenler giyimleri nasıl olursa olsun bir örtüye bürünüyor. Kimi yarım bağlıyor, kimi tam, kiminde uzun manto var, kiminde daracık bir pantolon; ama hepsi aynı safta… Meydan da öyle karmaşık değil mi zaten, ortada kocaman bir yılbaşı çamı, önde cami, arkada opera binası… Namazı seyredenler ve kılanlar…

Seyirci, alnı secdeye varana özeniyor; ama o ‘alın’ bir dahaki bayram namazına kadar hiç secdeye varmayacak belki…
Gerçek şu ki, bu erken vakitte, soğuk havada meydanda toplanan herkesin yüreği kıpır kıpır… Namaz biter bitmez seyircilerin birbirlerine ve namaz kılanlara sarıldığını görmesek söylemezdik böyle…

Onlar seslenmeden biz seslendik: “Kimse Yok mu?”

Namaz bitti, evli evine, köylü köyüne mi, elbette hayır! Bayram cemaatinin arasında İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den gelmiş yardım gönüllüleri de var. Onlar birazdan kapıları çalacak ve ‘Kimse Yok mu?’ diyecek. Yalnızca Tiran’da değil, İşkodra’da, Kruya’da, Berat’ta ve Kavaye’de toplam bin 200 aileye kurban eti dağıtılacak. Önce mezbaha ziyareti… Tekbirlerin ardı arkası gelmiyor, elden ele dolaşan listede ‘Benim kurbanım Arnavutluk’ta kesilsin.’ diyen 300 Türkiyelinin ismi var. Hemen oracıkta hazırlanan et paketlerinin içinde küçük bir kâğıt, kâğıtta Arnavutça bayram tebriği… Kimse Yok mu buy generic viagra order cialis buy levitra online Derneği’nin gönüllüleri bayram boyunca en çok bu sözü duyacak ve en çok bu sözü tekrarlayacak; “Gızuvar bayramin/Bayramınız kutlu olsun.” Şimdi sıra başka isimlerin okunmasında… Kavaye şehrinde Müslüman Çingeneler sıraya girmiş bekliyor, ismi okunan geliyor, etini alıp gidiyor. Bir intizam, bir gözü gönlü tokluk hâli, ikinci bir paket uzatsan birine, “Ben aldım.” deyip elindekini gösteriyor. Şehir yoksul değil; ama yoksul evleri var. Onlardan biri, yoksulluktan daha öte, sersefil durumda bir ev, evin içinde üç çocuk, ufacık bir kadın… Et paketi yetmeyecek bu eve, fazlası lâzım, gönüllülerden biri iç geçiriyor: “Kalsak burada, çatıyı onarsak, evi temizlesek…” Bu bayram ziyaretine niçin çıkıldı ki zaten, anne-babasının yanına gideceği tek zamanı niye Arnavutluk’ta geçirsin ki bir insan? Başka projeler canlanıyor zihinlerde, Kimse Yok mu Derneği’nin bir benzeri burada kurulamaz mı? Ekibe mihmandarlık yapan Arnavut işadamlarının zihninde şimşekler çakıyor: “Bizim güzel ülkemiz de bir yardım derneğine kavuşmalı, zenginler vermenin lezzetini tatmalı.” Zenginleri bilemeyiz; ama yoksulların cömertliği ortada; kurban eti alanlar bir tabak meyve, bir poşet cevizle çıkageliyor. Hele Berat’ta, istisnasız her evde kolonya ve şekerle karşılanmak bile yeterince hoşken, bir şişe meyve suyunu kaptığı gibi dışarı fırlayan yaşlı teyzeye ne demeli?

Arnavutluk’ta bunca şehir, bunca ev arasında gönüllülerin en mutmain olduğu bölge neresiydi? Tabii ki dağ köyleri… Dajti Dağı’nın ardında Murth bölgesinde kuş uçmaz kervan geçmez köylere kurban eti ulaştırmak, işte gerçek mutluluk… Diyorlar ki bu köylere yalnızca Hıristiyan misyonerler uğruyor ve belki de bu halk ilk defa bir Müslüman elden bir şey, bir kurban eti alıyor. Kadınlar öyle çekingen, evine kadar bırakılmazsa paket, meydana çıkmaktan utanıyor. Bir kadın, yolun aşağısında bekliyor. Köyde kalmış erkeklerden biri onun payını götürüyor, biz izliyoruz, kadının poşete hemen uzanmadığını, hatta önce bir adım geri çekildiğini görüyoruz. Bugün bayramın ikinci günü, erkekler nerede? Arnavutluk’ta bayram yalnızca bir günmüş, köyün erkekleri iki saat yürüyerek ulaşabildikleri taş ocağında çalışıyormuş şimdi. O zaman haydi taş ocağına, kurban eti dağıtmaya, olur ki onların eşleri o utangaç kadınlardan biridir de evlerine kurban eti girmemiştir…

koy.jpgONUR ÇOBAN

Darfur’da bir köy var uzakta…
Sudan’ın darfur bölgesi uzun yıllardır devam eden iç savaş ve bunun sonucunda ortaya çıkan mülteci sorunuyla sürekli dünya gündeminde yer alıyor. Kurban Bayramı vesilesiyle geldiğimiz Darfur’un 3 büyük eyaletinden birisi olan Nyala’da, Kimse Yok mu Derneği’nin güler yüzlü ve yardımsever gönüllüleri bizi karşılıyorlar, bir yandan şehri tanımaya çalışırken bir yandan da bu iyiliksever insanların çalışmalarına şahitlik ediyoruz.

Önceki yıllara göre Darfur’da durum daha iyiye gidiyor, ancak özellikle hükümet ve isyancılar arasında yaşanan çatışmalar iyi niyetli bütün çalışmalara darbe vuruyor. Nyala’da 3,5 milyon insan yaşıyor, burada bulunan kamplarda da yaklaşık 400 bin mültecinin yaşadığı söyleniyor. 2003 yılındaki olayların ardından yaklaşık 300 bin kişi öldü ve yaklaşık 3 milyon kişi evsiz kaldı. Aslında bölgede yaşanan sıkıntının ardında yine bildik bir manzara var. Sudan, petrol rezervleriyle dünyanın sayılı ülkelerinden biri. Sahip olduğu bu zenginliğe rağmen ülkenin bu kadar yoksul olması insanı şaşırtıyor. Özellikle büyük sorunların yaşandığı Darfur bölgesi ülkenin diğer bölgelerine göre oldukça yoksul, Darfur’da yaşanan isyanın en önemli nedenlerinden birisini bu ekonomik yoksulluk.

Kimse yok mu, kasaba kurdu

Güney Darfur’da iç savaş yüzünden yaklaşık 3,5 milyon kişi toplu kamplarda yaşıyor. Bölgede çeşitli ülkelerden 2 binin üzerinde gönüllü yardım kuruluşu faaliyet gösteriyor. Sudan’daki Darfur Valiliği, bu kuruluşlardan kamplara yardım yapmak yerine, insanların köylerine geri dönmesini sağlayacak projeler geliştirmesini istedi. İşte tam bu aşamada Kimse Yok mu Derneği Orhaniye projesiyle ortaya çıkmış.
Dünyanın çeşitli bölgelerinde felaketler yaşayan insanların yardımına koşan Kimse Yok mu Derneği, Sudan’ın savaş mağduru bölgesi Darfur’da Orhaniye isimli yeni bir kasaba kurmuş. Terk edilmiş durumda olan köy, yardımlarla tekrar canlanmaya başlamış. Orhaniye, Güney Darfur’un baş şehri Nyala’ya 1 saat uzaklıkta. Bu kasabaya ilk etapta 200′ü aşkın aile yerleştirilmiş. Yeni inşaatlarla birlikte bu sayının epeyce artması bekleniyor. Sağlık kuruluşları, emniyet binası, okul, cami, meslek edindirme kursu binası; her mahallede çeşme, 4 adet su kuyusu ve modern pazar yerinin bulunacağı kasaba, bölgenin umut kaynağı. “Proje tutarsa bütün Sudan kurtulur.” diyen Darfur Valisi Ali Mahmut, bu tür projelerin mutlaka desteklenmesi gerektiğini söylüyor.

Orhaniye projesinin asıl amacı iç savaşta köyleri yakılan ve mülteci kamplarında yaşamak zorunda kalan insanların tekrar köylerine dönmesi. Topraklarını ekip biçerek, hayvan sahibi olup yetiştirerek yaşamalarını amaçlayan bir proje. Yapılan çalışmalar sonucu şu anda hane sayısı 312′ye ulaşmış durumda.
Bayramın ikinci gününde alınan izinlerin ardından, arazi araçlarıyla yaptığımız yolculukla ulaştığımız Orhaniye’de köylüler bizi büyük bir sevinçle karşılıyor, Kimse Yok mu gönüllüleri vakit kaybetmeden bir gün önceden köye getirilen kurbanları kesime hazırlıyor, köylülerin katıldığı ve tekbir sesleriyle yapılan kesimlerin ardından evlere ziyaretler başlıyor. Dört çocuk annesi Havva Hanım, gönüllülerin verdiği 8 kg’lık et paketini biraz utanarak kabul ediyor. Aldığı etleri vakit kaybetmeden bir barakaya benzeyen evine götürüyor. Havva Hanım’ın yüzündeki mutluluk bütün gönüllülerin kalplerine işliyor. Köyde dağıtılan etler ve Kimse Yok mu Derneği’ne yapılan bağışlarla alınan diğer malzemeler, ev ev dolaşılarak ihtiyaç sahiplerine iletiliyor. Bütün dağıtımlar bittikten sonra yola çıkmak üzere hazırlanıyoruz, köydeki insanların buy cialis mutluluğu yüzlerinden okunuyor. ‘Kulli sene ve entum tayibin’ (bayramınızın mübarek olsun) diyerek bizleri uğurluyorlar.

14 Aralık 2008, Zaman Pazar Eki

Sahipsizlerin Ülkesi Filistin

flstn.jpgFilistin denilince içinize bir ateş düşüyor mu? Kalp atışlarınız hızlanıyor, boğazınıza kocaman bir yumruk gelip oturuyor, nefes almakta zorlanıyor, dilinizin ucunda söylenmemiş sözler birikiyor mu?Eminim, bazılarınızın gözleri yaşarıyor, burnunun direği sızlıyor, içinizde hiç bir şey yapamamanın pişmanlığı kabarıyor. Ben Filistin ismini duyunca, bir baba ve oğulun üzerlerine sıkılan mermilerden korunmak için birbirine sokulmasını hatırlıyorum. Sonra da babanın ölen yavrusuna boğulurcasına haykırarak sarılışını.Evet Filistin…Dünyanın gözü önünde çocukların tanklarla vurulduğu, derme çatma yuvaların füzelerle dağıtıldığı, evsiz barksız insanların yaşadığı sahipsizler ülkesi.Burada canlar sahipsiz, çocuklar sahipsiz, kadınlar, babalar kısacası İNSANLIK sahipsiz. Dile kolay, 500 can…500 Filistinli daha öldü son bir haftada kurulan kurtlar sofrasında. Bir de diş kirası istediler giderken.

İşin acı yanı, ölüm en kolayıydı Filistin’de. Ya ölenlerden, yıkılanlardan sonra yaşamak? Yıllardır, anneler babalar evlatlarını, çocuklar kardeşlerini ya da anne babalarını kaybetti. Budanmış fidanlara döndüler. Sahipsizdiler, şimdi kimsesizler.

Son birkaç gündür acıyla atılan çığlıklar binlerce kilometre ötelerden duyuldu da, dünya kulaklarını tıkayıp gözlerini yumdu. Müslüman’ı, Hristiyan’ı, cumhuriyetçisi, demokratı, sosyalisti, kapitalisti, hümanisti, kimsecikler duymadı seslerini. Dünyanın orta yerinde yalnızdılar, yine yapayalnız kaldılar.

İnsan acıya alışır mı? Onlar alıştılar belki de. Yalnız ağlamaya, aç yatıp aç uyanmaya, her an çatılarından giren bir füzenin bedenlerini, evlerini dağıtmasına. İngiliz yardım kuruluşları, Gazze’de “son 40 yılın en büyük insanlık dramı yaşanıyor” dedi. Dünya zaten alışıktı ya Filistinlilerin ağlamasına. Yine kıpırdamadı vicdanları, insanlıkları.

Artık onlar da inanmıyor, 5 yıldızlı otellerde, loş ışıklı salonlarda, bakımlı insanların süslü masalar etrafında, alkış tufanları arasında attıkları insanlık nutuklarına. Zor oldu sahipsiz ve kimsesiz olduklarına inanmak. İnsan hakları denilen şeylerin kendilerini açıkta bırakan bir şemsiye olduğunu kabullenmek, zor oldu onlar için.

Ama kabullendiler.

Duyan oldu mu 500 canın yitip giderken imdat çığlıklarını. Gören oldu mu, çocukların yardım isteyen ağlaşmalarını? Bütün dünyanın yapayalnız bıraktığı Filistin, artık insanlığı vicdanıyla baş başa bırakmış durumda. İmdat bile demiyorlar görüyor musunuz?

Suskunlukları ise kalp taşıyan her insana bir şamar gibi. Her bir Filistinli çocuğun susuşu; “Haykırdık duymadınız, el uzattık tutmadınız, açtık doyurmadınız, susuzduk bir damla su yollamadınız. İNSANdık, sizi İNANDIRAMADIK”, der gibi çarpıyor vicdan sahibi insanların yüzüne, yüreğine.

Ama artık sustular.

Acıya da, ölüme de, sahipsizliğe de alıştılar. Şimdi bir el uzatılırsa onlardan çok, insanlık kazanacak. Biz kurtulacağız, bunca yıldır sırtımızda biriken “onları sahipsiz bırakmışlığımızın sorumluluğundan buy viagra buy cialis buy cialis professional buy viagra professional”. Biz kurtulacağız sorulacak hesaptan, vicdan azabından.Yediklerimiz, içtiklerimiz, rahat yataklarımızdaki uykularımız o zaman temize çıkacak ancak.

Sizce de onların da Kimse Yok Mu susuşlarına biz varız demenin vakti gelmedi mi hala?

NOT: Kimse Yok Mu Derneği Filistin için bir yardım kampanyası başlatıyor. Cep telefonlarınızın mesaj bölümüne FİLİSTİN yazıp 5777’ye kısa mesaj göndererek 5 YTL yardımda bulunabilirsiniz

Nadir Kılıç-Samanyoluhaber.com 

Hep Birlikte Gidiyoruz

74734.jpgKimse Yok Mu ailesi olarak bir seyahate çıksak hep birlikte.. Meselâ, yardıma ihtiyacı olan bir şehre yahut bir ülkeye gidecek olsak… Çantamızı toplayıp yola koyulsak, hepimizin elinde birer yardım paketi… Nereye gitmek isterdiniz? Pakistan? Filistin? Afrika? Güneydoğu Anadolu? İstanbul? Neresi..? Peki orada ne yapmak, kimleri görmeyi isterdiniz?

Aşağıdaki yorumlar linkine tıklayarak nereye ve neden gitmek istediğinizi bizimle paylaşın.

Bizimle paylaşır mısınız?

Merhaba

42332.jpgBu blog sayfasına girdiğinize göre, “kimse yok mu” sorusu sizin için de birşeyler ifade ediyor. Haydi öyleyse! “Kimse yok mu” ne demek, bu soruyu duyduğunuzda aklına neler geliyor, paylaşalım. Dünyanın her yerinde “kimse yok mu”� diyenlerin olduğunu hatırlayıp, bu soruya birlikte cevap olalım.

Siz de bu yazının hemen altındaki yorumlar kısmına tıklayarak, “Kimse Yok Mu” denince aklınızdan, kalbinizden geçenleri bize yazın, olmaz mı..?

Bekliyoruz.

- Sonraki »