balcilarGeçtiğimiz hafta tüm Türkiye güne acı bir haberle uyandı. Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Balcılar beldesinde bulunan bir öğrenci yurdunda tüp patlaması olmuştu; 18 genç kızımız can vermişti.

Kimse Yok Mu gönüllüleri bu haberi duyar duymaz çocuklarını kaybeden, yüreği yaralı belde halkına desteklerini ulaştırmak için harekete geçtiler.

Bölgede bulunan resmi kurumlardan çocukların ve ailelerinin ayrıntılı bilgileri istendi.

80. Yıl İlköğretim Okulu Müdürü Ömer Müslim Durmuş, bazıları talebesi olan ve enkazdan kiminin cansız bedenini, kimini yaralı olarak çıkardığı öğrencilerinin adlarının yer aldığı listeyi derneğimize ulaştırdı.

Acılı ailelere “çam sakızı, çoban armağanı” cinsinden hediye paketleri hazırlandı ve yola çıkıldı.

Çoğunluğu gönüllülerden oluşan grupla sabah erken saatlerde ateşin düştüğü yer: Balcılar Beldesi’ne ulaştık.

Geçit vermez dağların arasındaki bu küçük beldeye sanki o sabah bomba düşmüş gibiydi.

Neredeyse her bir kaç evden birinde ya yaralı vardı ya da cenaze çıkmıştı. Bazı ailelerde evin 2 kızından biri ölmüş, biri hastanede tedavi görüyordu.

İlk uğradığımız ailelerden Gökdemir ailesinin kızı Teslime vefat etmişti patlamada. Anne Ayşe Gökdemir kapıdan girer girmez gönüllülerimize sarılıp: “eller bile kalktı geldi de kuzum gelmedi. ” diye ağıtlar yaka yaka ağladı.

Vefat eden Şerife Göktaş’ın ablası Fatma, yaralı olarak kurtulmuştu patlamadan; bizi yattığı yatakta karşıladı. Ellerinde, yüzünde ve ayağında yanıklar bulunan Fatma; Kardeşinin yokluğuna alışmasının çok zor olacağını söyledi.

Köyde yaşanan bu acının köy halkını birbirine daha da yaklaştırdığını; cenazesi olan ailelerin birbirlerine taziyeye gittiklerini, yaralılarının pansumana gitmesinde destek olduklarını anlatan Fatma ve annesi sabır ve metanetleriyle bizleri kendilerine hayran bıraktılar.

Aynı zamanda tutuklanan yurt yöneticisinin de kızı olan Fatma; daha kız kardeşi toprağa verilir verilmez tutuklanan babasının durumuna çok üzüldüklerini, ancak er-geç adaletin yerini bulacağını, sabırla sonucu bekleyeceklerini sözlerine ekledi.

Bir başka aileye uğradığımızda bizi suskun bir baba karşıladı. Kendisi de Kıbrıs gazisi olan Mustafa Özçölmekçi, bu sene 8. sınıftan mezun olan kızı Hatice Özçölmekçi’yi toprağa verdiği günden beri adeta suskunluğa bürünmüş.

Abla Ümmü Özçölmekçi her gün kardeşinin kabrine gittiğini, ona çok sevdiği Kur’anı bol bol okuduğunu söyledi. Gözü yaşlı anne: “yurdun yapıldığı tepeye bakamıyorum, ama kızımın öldüğünü de kabullenemiyorum; sanki her an çıkıp geliverecek gibi” derken sağ kurtulan kızı Ümmü’ye sarılarak gözyaşlarına boğuldu.

Bu elim faciada kızı Şehrinaz’ı kaybeden muhtar İbrahim Avcı’nın, medyaya yaptığı açıklamalardan tanıdığımız yaralı kurtulan kızı Merve’ye : “bu bize Allah’ın hediyesidir” diyerek sıkı sıkı sarılışı gönüllülerimizi ağlattı.

Vefat eden çocuklardan Leyla Semercinin annesi Cennet Hanım’ın anlattıkları ise herkesi ağlattı. Bir gün önce kızı ile görüşen anne ona eve dönmesini söylemiş. Leyla; “anne, gelemem, daha çok öğreneceğim şey var” demiş. Ertesi sabah ise patlama olmuş.

Dernek gönüllü ve yetkililerinin ziyaret edip taziyelerini ilettiği ailelerden şikayet, isyan ya da kahır değil; tevekkül ve metanet manzaraları yansıyordu.

Medyanın dinlemeden, gelip görmeden masa başı haber yaptığından şikayet eden aileler, istenirse medyaya her türlü açıklamayı yapmaya hazır olduklarını aracılığımız ile ilettiler.

Ziyaret edilen ailelerin sosyal incelemeleri de yapılarak ihtiyaçları tespit edildi. Kendilerine en kısa zamanda ihtiyaç duyulan her türlü malzemenin ulaştırılması için Konya Şube olarak seferber olunacak.

Ayşe Yiğit- Konya Şube Gönüllüsü 

cinlianne.jpgÇin’in Sichuan eyaletini vuran 7,9’luk deprem, ardında on binlerce ölü ve yaralı bıraktı. 12 Mayıs depremi, Çin’e tarihin en büyük travmalarından birini yaşattı. Ancak Çin halkını ağlatan sadece kayıplar değildi. Milyonlar, enkaz altından çıkan fedakârlık hikâyeleriyle de gözyaşlarına boğuldu. İşte onlardan birkaçı….İlk hikâyemiz Deyang şehrindeki Dong Qi ortaokulundan… Qian Qiu, deprem esnasında orta ikinci sınıftaki öğrencilerine ders anlatıyordu. Ve felaket anı gelip çatınca… Depremden 1 gün sonra kurtarma ekipleri enkaza ulaştıklarında gördükleri manzara karşısında irkildi. Öğretmen Qian, ellerini kartal gibi açmış, ders masasını koruyor gibi duruyordu. Enkaz çalışmaları devam ederken, öğretmenin kucağının altında 4 öğrencinin olduğu anlaşıldı. Öğretmen öğrencileri uğruna ölmüştü. Öğrenciler sağ çıkartıldı enkazdan. Qian öğretmenin eşi, kocasının cesedini görünce ağlamaklı olarak şöyle haykıracaktı: “Dün televizyonda ‘Bir öğretmen 4 öğrencisini kurtarmak için canını feda etti’ haberini dinledim. Nereden bileyim onun sen olduğunu!…”

ONLAR DA ANA KUZUSU

36 yaşındaki köy doktorunun fedakârlığı da eşine çok az rastlanacak cinstendi. Deprem bölgesindeki Nanba köyünde doktorluk yapan Shao Xing Jun, kızının söylediklerini hayatı boyunca unutamayacaktı. Çünkü kızı enkaz altındayken, “Baba ben ölmedim. Beni kurtar” diye haykırıyordu. Devamı ise çok daha acıklıydı. 780 öğrencisi bulunan Nanba İlkokulu depremde tamamen çökmüş, öğrencilerin çoğu enkaz altında kalmıştı. Okulun çöktüğü haberini alan doktor Shao, hemen okula koşuverdi. Okula vardığında her taraftan ‘imdat, imdat!’ çığlıkları yükseliyordu. Derken Shao, kızının ikinci katta kendisine seslendiğini duydu: “Baba, ben ölmedim, beni kurtar!” Lakin o anda kendisine daha yakın olan birkaç çocuğun sesi de geliyordu: “Kurtarın, kurtarın!”

Doktor Shao, vicdanıyla baş başa kalmış ve kararını vermişti. Kurtarmaya önce kızından değil de en yakından ve sayısı çok olandan başlamış ve başarılı da olmuştu. Fakat kızcağızı için artık çok geçti. Biricik kızının sesini bir daha duyamamıştı ve duyamayacaktı da. Olayın ardından konuşan acılı baba gözyaşları içinde şunları söylüyordu: “Kızım 6 yaşındaydı, geçen yıl okula başlamıştı. Kızıma borcum var. Ama ne yapsaydım. (Kurtardığım) Diğer çocukların da anne babaları vardı. Doktor Shao, deprem sonrası kızının çantasını tutarak, okulun önünde 3 gün 3 gece oturup yas tuttu. Shao, kızının çantasında bir resim defteri bulmuştu. İlk sayfasında siyah kalemle çizilmiş bir kız vardı oyun oynayan. Belki resimdeki kendi kızıydı ve cennette oyun oynuyordu…

Ve belki de en inanılmaz, en acı hikâye… Depremden bir gün sonra kurtarma ekiplerinin karşılaştığı manzara tüm Çin’de yürekleri dağlayacaktı. Haberin anlatıldığı stüdyodakileri bile ağlatan, milyonlarca dolar yardım yağdıran hadise şöyle gelişti… Kurtarma ekipleri deprem bölgesindeki enkazda bir kadın buldu. Oracıkta can vermişti kadıncağız. Ama bu bayanın duruşu kurtarma ekibinin dikkatini çekti. Çünkü secde eder gibi duruyor, sanki bir şeyi muhafaza etmek istiyordu. Derken görevlilerden biri, elini enkazdaki kadının altına koydu ve bir anda haykırıverdi: “Bu bir bebek! Yaşıyor!” Hummalı çalışmanın ardından anne ve çocuk enkazdan çıkarıldı. Bebek 3-4 aylıktı ve kırmızı bir battaniyeye sarılıydı. Yavruya hiçbir şey olmamıştı. Doktorlar bebeği muayene için kundağı açtıklarında tarihe geçecek bir manzara vardı karşılarında. Kundakta bir cep telefonu vardı. Ve telefondan gönderilen son mesaj… Mesajı oracıkta dinleyenler bir anda her şeyi unuttu, kendilerinden geçti. Şöyle yazıyordu fedakar anne ‘son’ mesajında: “Bebeğim, eğer yaşayabilirsen anneciğinin seni ne kadar sevdiğini hatırla!” 

(Aksiyon)

Bugün hayata veda ettiğimizi düşünsek, çok önem verdiğimiz ailemiz, çevremiz, sahip olduğumuz eşyalar bizden sonra nasıl değişir acaba? Cevabı kendi dünyamızda aramayı birkaç dakika erteleyip Kimse Yok Mu Derneği’nin gönüllü komisyonlarından sorumlu Dr. Figen Es’e kulak verelim.
37 yaşında bir arkadaşının kanser olduğunu öğrenen Figen Hanım, aynı durumu yaşamamak için hiçbir sebebi olmadığını fark etmiş. Bir gece öldüğünü farz edip hayatını adadığı eşi ve çocuklarının, kullanmaya kıyamadığı eşyalarının ne olacağını düşünmüş: “Eşim evlenirdi büyük ihtimalle. Yıkamaya kıyamayıp sildiğim halılarım, eşyalarım dağıtılırdı. Çeyiz sandığım, bir tanesi kırıldı diye insanların gönlünü kırdığım tabaklarım kim bilir ne olurdu? Okuldan gelince beni evde bulsunlar diye koşturduğum çocuklarım anneanneye, babaanneye gönderilirdi. Velhasıl, Allah’ın huzuruna çıktım, izin ver dünyaya döneyim, dedim. 

Çocuklarımı kendimden bağımsız yetiştirmeye karar verdim. Bütün tabaklarım kullanılsın, kırılan kırılsın yenisi alınır. Evime misafir rahat gelsin. Çeyiz sandığımı dağıttım. Mülk benim değil. Benim olmayan şeyleri sahiplenip kendim için harcamanın bir de hesabı var. Kimse Yok Mu Derneği’nde gönüllü olarak çalışmaya başlamak benim için de bir fırsat oldu. Allah’ın bana verdiğini elimden almadan O’nun yolunda kullanma gayretindeyim.”

Dr. Figen Hanım’a göre ihtiyacı olan herkese elinden geldiğince yardım etmenin gereği de üzerindeki nimetlerin hesabını verme ve şükretme anlayışından kaynaklanıyor. Özellikle, yıllarca Batılı ülkelerin sömürüp bütün kaynaklarına el koyduğu, fakir bıraktığı Afrika halklarına karşı herkesin sorumlu olduğunu belirten Figen Hanım şöyle konuşuyor: 

“Türkiye’de doğmak için, tenimin beyaz olması, akıllı, sağlıklı olmak için dilekçe vermedim. Bunlar bana lütfen imtihan olarak verilmiş, onlara verilmemiş. Ona verilmeyenler benim de imtihanım. Hepimiz kul hakkına dikkat etmeye çalışırız; ama mahşerde, yoksul bir kadın gelip yakama yapışırsa, ‘Ya Rabbi benim onda hakkım var, sen mü’mini mü’mine kardeş kılmıştın. O benimle ilgilenmedi, verdiğin nimetlerden bana vermedi, hakkımı istiyorum.’ derse ne yaparım? Biz, evine sabah gelen bir şeyin akşama, akşam gelenin sabaha kalmadan ihtiyacı olana dağıtıldığı bir Peygamber’i (sas) önder kabul ediyoruz.

Elimizdeki avucumuzdaki her şeyi verelim demiyorum ama herkesin yapabileceği bir iyilik vardır. Sadece para değil, mesleğini, bilgisini, zamanını, ilgisini vermek en büyük iyiliktir. Resulullah’ın yolunu, yemeğe tuzla başlama, suyu üç yudumda içme gibi kişisel ibadetlerin içine sıkıştırmışız. Oysa Allah Rasulü tamamen sosyal bir hayat yaşamış. Biz dini kişisel bir hayat olarak yaşar, sosyal sorumluluklarımızı üzerimizden atarsak büyük bir veballe ahirete gitmiş oluruz.”

Dr. Figen Es kimdir?
1963′te Aydın Nazilli’de üç kız kardeşin ortancası olarak dünyaya geldi. Babası basma fabrikasında işçiydi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1986′da mezun oldu. İzmit’te mecburi hizmetini yaparken kardiyoloji ihtisası yapan Dr. Mehmet Uğur Es ile evlendi. 1988′de Ömer Faruk, 1996′da Ayşe Hafsa dünyaya geldi. Enfeksiyon hastalıkları uzmanı olarak çeşitli hastanelerde çalıştı. Bir taraftan da hayır işleri ile meşgul oldu. Son üç yıldır Kimse Yok Mu Derneği’nin gönüllü koordinasyon sorumluluğunu yürütüyor.

Merhaba

42332.jpgBu blog sayfasına girdiğinize göre, “kimse yok mu” sorusu sizin için de birşeyler ifade ediyor. Haydi öyleyse! “Kimse yok mu” ne demek, bu soruyu duyduğunuzda aklına neler geliyor, paylaşalım. Dünyanın her yerinde “kimse yok mu”� diyenlerin olduğunu hatırlayıp, bu soruya birlikte cevap olalım.

Siz de bu yazının hemen altındaki yorumlar kısmına tıklayarak, “Kimse Yok Mu” denince aklınızdan, kalbinizden geçenleri bize yazın, olmaz mı..?

Bekliyoruz.

Hep Birlikte Gidiyoruz

74734.jpgKimse Yok Mu ailesi olarak bir seyahate çıksak hep birlikte.. Meselâ, yardıma ihtiyacı olan bir şehre yahut bir ülkeye gidecek olsak… Çantamızı toplayıp yola koyulsak, hepimizin elinde birer yardım paketi… Nereye gitmek isterdiniz? Pakistan? Filistin? Afrika? Güneydoğu Anadolu? İstanbul? Neresi..? Peki orada ne yapmak, kimleri görmeyi isterdiniz?

Aşağıdaki yorumlar linkine tıklayarak nereye ve neden gitmek istediğinizi bizimle paylaşın.

- Sonraki »