Pakistan ciğerlerimizi yakıyor

Kendileri aşırı sıcaklardan kavrulanların aşırı yağmurlardan mustarip olanların halini anlaması zordur. Yoksa Pakistan’da yaşanan muson dramı karşısında Anadolu’nun bu kadar sessiz kalması kabul edilemez.
Yine de edilemez. Pakistan uzaktaki yakınımız. Bizim başımız ağrısa başı ağrıyan, canımız sıkılsa canı sıkılan bir millet bir aya yakın bir süredir devam eden, birkaç gündür milli felaket boyutlarına ulaşan yağmurlarla boğuşuyor. Ülkenin can damarı denilen Pencap Ovası’nın tamamına yakını sular altında kaldı. İndus Nehri’ni besleyen beş akarsu şahlandı ve ülkenin ortasında 450 km uzunluğunda, 30 ile 50 km genişliğinde bir iç deniz oluştu. Burası Lübnan kadar bir alan demek! Evsiz kalanlar Lübnan nüfusunun dört katı: 13 milyon. Resmi rakamlar ölü sayılarını mutat olduğu üzere “-den fazla” edatıyla birlikte veriyor: 1.600′den fazla insan öldü. Her sel sonrasında yaşanan salgın hastalıkların, vahşi hayvan saldırılarının, yılan sokmalarının ve tabii açlığın alacağı can sayısını kimse tahmin edemiyor. Yağmurlar devam ediyor. Öyle ki ağır hava şartlarında bile işleyebilen Amerikan helikopterleri kurtarma faaliyetlerine ara vermek zorunda kalmış. Suların yutmaya hazırlandığı bölgelerden boşaltma çalışmaları devam ediyor. Boşaltma demek, evsizleştirme demek; susuzlaştırma demek; aşsızlaştırma demek.
Önümüzde Ramazan var. Ramazan 13 milyon Pakistanlı kardeşimiz için hiç olmadığı kadar zor olacak bu sene. İmtihan! Ama bizler için de imtihan. Hani biz “bir uzvuna gelen zarardan zarardîde olan vücut gibiydik”! Hani biz iki devlet, bir millet idik! Bu Ramazan’da Pakistan ciğerlerimizi yaksa keşke! Her “açık menü” iftar sofrasına oturduğumuzda menüsü açlık olan Pakistanlı iftar sofralarını da tahayyül etsek keşke! Bu Ramazan dualarımızda unutmasak Pakistan’ı; bu Ramazan Pakistan için bir farklılık yapsak ve Ramazan’ımızın dışarıda geçirilecek bir iftarını “Sanki yedim” deyip Pakistan’a göndersek keşke. Bu Ramazan Bayramı’nda Pakistan için bir ayrıcalık yapsak ve çocuklarımıza aldığımız her hediyenin aynından bir tane de Pakistanlı bir çocuğa gönderebilsek.
Hastalıklar şifa duasının vaktinin geldiğini işmam ettikleri gibi, musibetler de zekat ve sadaka ibadetinin vaktinin geldiğini işmam eder. Bu defa zekat, tasadduk ve infak namazının ezanı Pakistan minaresinde okundu. Fakat çağrı umumidir; doğal afet “Buyrun namaza!” diye çağırıyor.

Pakistan’ı dert edinmek, Türkiye’nin olması gerektiği haldir.
KERİM BALCI- Zaman Gazetesi

Kutlu Doğum sahibinin en çok sevdiği hizmet, yoksullara yardım hizmetiydi. Nitekim bir gün yine davet ettiği yoksullara önceden hazırladığı yardımlarını sırayla dağıtmış, alanlar da sevinçle evlerine dönmüşlerdi ki, tam o sırada uzaklardan koşarak gelen bir başka yoksul, dağıtımın bittiğini, kendisine verilecek bir şeyin kalmadığını anlayınca oraya yığılakalmıştı. Şefkatle baktığı bu yoksula da:

- Üzülme dedi, sana da bir çare bulabiliriz. Bulduğu çareyi de hemen orada anlattı. Buradan doğruca Medine çarşısına git, ihtiyaçlarını satan dükkanlara gir, ne lazımsa al, sonra de ki: “Mal benim borç Resulullah’ındır!.”
Yoksul adam, tereddüt edince de tekrar etti. Unutma dedi: “Mal benim borç Resulullah’ın diyecek, gerisini düşünmeyeceksin!” Böylece yoksula verecek bir şeyi kalmayınca borçlarını üstlendi, mahrum kalmasına gönlü razı olmadı.  

Ahmet Şahin- Zaman Gazetesi

Gurbette ölüm

Bazen ölüm gelip gurbette yakalar. Ansızın, beklenmedik bir şekilde. Öteki âleme hazırsanız hiçbir önemi yok Azrail’in sizi nerede bulacağının.
herturk.jpgYavaşça, gönül rahatı içinde verirsiniz can denen emaneti. Belki bir telefon açar, “Doktorlar ‘altı saatin kaldı’ diyorlar. Bana hakkınızı helal edin.” dersiniz. Bazen ona da gerek kalmaz. Nasıl olsa gözlerinizi yumduğunuzda yeniden doğacağınıza, rahmet-i Rahman’ın sizi sımsıcak saracağına inanırsınız. Çünkü ölüm, bir son değil, bir başlangıçtır. Yokluk değil, varlıktır. Bitiş değil diriliştir…
Bazen de ölüm haberi sizi kıskıvrak eder. Bu, daha büyük bir çaresizliktir. Ani bir göç haberiyle sarsılırsınız. Daha düne kadar yanınızda hissettiğiniz bir dost, birden uçup gitmiştir. Haber vermeden, elveda demeden, ‘Hakkınızı helal edin’ deme fırsatını vermeden. Beklenmedik haber bazen sizi bir otel odasında yakalar, bazen bir dost meclisinde, bazen gurbetin tam kalbinde. İçinizde derin bir boşluk açar her vefat haberi. Kalbiniz burkulur, yüreğiniz sızlar, çaresizlik ve tevekkül içinde çırpınır durursunuz…
Hasan Ertürk haberi de öyle yakaladı beni. Beklenmedik bir anda. Gurbetin bağrında. Aslında bir gün önce Başbakanlık’ın verdiği bir taziyede Hasan Ertürk ismini görmüş, ‘isim benzerliğidir’ diyerek savuşturmuş, endişe ve korkumu bu suretle bastırmıştım. Öyle ya! Adamın adı Hasan, soyadı Ertürk. Hem isim çok yaygın hem soy isim. Ne var ki sabahın ilk ışıklarında ulaştı vefat haberi. İnanamadım. Bana haber verene ‘Emin misin, bir de kardeşini arayın, ona sorun!’ demiş, ailesinin adresini vermiştim. Beklemeye başladım. Ola ki birazdan arayacaklar ‘isim benzerliği’ diyeceklerdi.
Heyhat! Ümitle beklediğim telefon çaldı ama müjdeli haberden yoksundu. Hasan’ı rahmet-i İlahi’ye tevdi etmiştik. Arkadaş anlatmaya devam etti. Peru’da hastalandığını, hastanede kaldığını, yılbaşı gecesi bir hastanede Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu söyledi. Arkadaşım ‘Cenazesini Kimse Yok mu Derneği getirecekmiş’ deyince artık içimde düğümlenmiş gözyaşlarımı frenleyemedim.
Ölüm haberi, hatıraları getiriyor yanında. Zaman farkı silinip gidiyor aradan. Hasan’ın ölüm haberi de öyle oldu benim için. New York’un kuytu bir köşesinde kiralanmış derme çatma bir talebe evi, her işe koşturduğu eski püskü bir jeep, Birleşmiş Milletler’de staj yapabilmek için verdiği mücadele… Ele avuca sığmaz bir adamdı. Her şeyin en uç noktasında gezerdi. Bir yerlere gelmek, o yüksek mevkilerde büyük hizmetler vermek isterdi. Projelerine itiraz edilince suratını ekşitir, daha çok çalışmak için daha bir şevklenirdi adeta. Onun kadar hırsla İngilizce öğrenen görmedim. Kurslara gider, kitaplara gömülür, İngilizce konuşacak adam arar her yerde. Kiliseye gider, misyonerlerle pratik yapar, onlara eninde sonunda Kur’an’dan bahsederdi. New York’ta bunalınca Boston’a taşınmış, daha sık görüşme imkânı bulmuştuk. Çok önemli bir diplomasi okuluna (The Fletcher School of Law&Diplomacy) nasıl bir heyecanla başladığını biliyorum.
Böyle olabilir mi? Herkesle dost olan; bu nedenle de bazen ‘Kim bu adam?’ kuşkusuna muhatap olan bir kişiydi rahmetlik. Evinin duvarına astığı sazla Alevi dostlarından türkü dinlerdi. Bazısı onu Alevi sanır, o da bu durumu yadırgamaz, sevgiyle karşılardı.
Bir gün öğrendim ki İsrail’e gitmiş, orada bir düşünce kuruluşunda çalışmaya başlamış. Tam ona göre bir işti bu. Çünkü o, kimsenin cesaret edemediği derin sulara atardı kendini. Yaptığının önemli bir hizmet olduğuna inanır, ancak onun ne denli mühim bir gayret olduğunu dostlarına bile anlatmaz; böyle bir ihtiyaç hissetmezdi. Bir gün İsrail’deki düşünce kuruluşunda yönetici olduğunu duydum. Olur mu olur diye düşündüm. Hasan bu. Oralarda çalışır, nasıl sıkı bir Anadolu evladı olduğunu hiç hissettirmez; daha doğrusu hiç kimseyi gücendirmez, rahatsız etmez; ama daima kendisi olarak kalır ve hedefine yürürdü.
Peru’daymış, oradaki insanların yardımına koşuyormuş, Kimse Yok mu Derneği’nin koordinatörlüğünü yapıyormuş, Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı’nda (TİKA) çalışıyormuş… Hiçbirinden haberim yoktu. Söylemezdi çünkü. Sessiz sedasız çalışmayı severdi.
Peru’da hastalanmış, hastanelere düşmüş, son bir gayretle abisini arayarak ‘Doktorlar 6 saatin kaldı, öleceksin diyor. Hakkınızı helal edin’ demiş. Helal olsun sevgili kardeşim, helal olsun. Gurbette ölüm herkese nasip olmaz, hicrette vuslat herkese nasip olmaz. Allah ruhunu şâd eylesin…

EKREM DUMANLI- ZAMAN 12.01.2010

Sahipsizlerin Ülkesi Filistin

flstn.jpgFilistin denilince içinize bir ateş düşüyor mu? Kalp atışlarınız hızlanıyor, boğazınıza kocaman bir yumruk gelip oturuyor, nefes almakta zorlanıyor, dilinizin ucunda söylenmemiş sözler birikiyor mu?Eminim, bazılarınızın gözleri yaşarıyor, burnunun direği sızlıyor, içinizde hiç bir şey yapamamanın pişmanlığı kabarıyor. Ben Filistin ismini duyunca, bir baba ve oğulun üzerlerine sıkılan mermilerden korunmak için birbirine sokulmasını hatırlıyorum. Sonra da babanın ölen yavrusuna boğulurcasına haykırarak sarılışını.Evet Filistin…Dünyanın gözü önünde çocukların tanklarla vurulduğu, derme çatma yuvaların füzelerle dağıtıldığı, evsiz barksız insanların yaşadığı sahipsizler ülkesi.Burada canlar sahipsiz, çocuklar sahipsiz, kadınlar, babalar kısacası İNSANLIK sahipsiz. Dile kolay, 500 can…500 Filistinli daha öldü son bir haftada kurulan kurtlar sofrasında. Bir de diş kirası istediler giderken.

İşin acı yanı, ölüm en kolayıydı Filistin’de. Ya ölenlerden, yıkılanlardan sonra yaşamak? Yıllardır, anneler babalar evlatlarını, çocuklar kardeşlerini ya da anne babalarını kaybetti. Budanmış fidanlara döndüler. Sahipsizdiler, şimdi kimsesizler.

Son birkaç gündür acıyla atılan çığlıklar binlerce kilometre ötelerden duyuldu da, dünya kulaklarını tıkayıp gözlerini yumdu. Müslüman’ı, Hristiyan’ı, cumhuriyetçisi, demokratı, sosyalisti, kapitalisti, hümanisti, kimsecikler duymadı seslerini. Dünyanın orta yerinde yalnızdılar, yine yapayalnız kaldılar.

İnsan acıya alışır mı? Onlar alıştılar belki de. Yalnız ağlamaya, aç yatıp aç uyanmaya, her an çatılarından giren bir füzenin bedenlerini, evlerini dağıtmasına. İngiliz yardım kuruluşları, Gazze’de “son 40 yılın en büyük insanlık dramı yaşanıyor” dedi. Dünya zaten alışıktı ya Filistinlilerin ağlamasına. Yine kıpırdamadı vicdanları, insanlıkları.

Artık onlar da inanmıyor, 5 yıldızlı otellerde, loş ışıklı salonlarda, bakımlı insanların süslü masalar etrafında, alkış tufanları arasında attıkları insanlık nutuklarına. Zor oldu sahipsiz ve kimsesiz olduklarına inanmak. İnsan hakları denilen şeylerin kendilerini açıkta bırakan bir şemsiye olduğunu kabullenmek, zor oldu onlar için.

Ama kabullendiler.

Duyan oldu mu 500 canın yitip giderken imdat çığlıklarını. Gören oldu mu, çocukların yardım isteyen ağlaşmalarını? Bütün dünyanın yapayalnız bıraktığı Filistin, artık insanlığı vicdanıyla baş başa bırakmış durumda. İmdat bile demiyorlar görüyor musunuz?

Suskunlukları ise kalp taşıyan her insana bir şamar gibi. Her bir Filistinli çocuğun susuşu; “Haykırdık duymadınız, el uzattık tutmadınız, açtık doyurmadınız, susuzduk bir damla su yollamadınız. İNSANdık, sizi İNANDIRAMADIK”, der gibi çarpıyor vicdan sahibi insanların yüzüne, yüreğine.

Ama artık sustular.

Acıya da, ölüme de, sahipsizliğe de alıştılar. Şimdi bir el uzatılırsa onlardan çok, insanlık kazanacak. Biz kurtulacağız, bunca yıldır sırtımızda biriken “onları sahipsiz bırakmışlığımızın sorumluluğundan. Biz kurtulacağız sorulacak hesaptan, vicdan azabından.Yediklerimiz, içtiklerimiz, rahat yataklarımızdaki uykularımız o zaman temize çıkacak ancak.

Sizce de onların da Kimse Yok Mu susuşlarına biz varız demenin vakti gelmedi mi hala?

NOT: Kimse Yok Mu Derneği Filistin için bir yardım kampanyası başlatıyor. Cep telefonlarınızın mesaj bölümüne FİLİSTİN yazıp 5777’ye kısa mesaj göndererek 5 YTL yardımda bulunabilirsiniz

Nadir Kılıç-Samanyoluhaber.com 

Hep Birlikte Gidiyoruz

74734.jpgKimse Yok Mu ailesi olarak bir seyahate çıksak hep birlikte.. Meselâ, yardıma ihtiyacı olan bir şehre yahut bir ülkeye gidecek olsak… Çantamızı toplayıp yola koyulsak, hepimizin elinde birer yardım paketi… Nereye gitmek isterdiniz? Pakistan? Filistin? Afrika? Güneydoğu Anadolu? İstanbul? Neresi..? Peki orada ne yapmak, kimleri görmeyi isterdiniz?

Aşağıdaki yorumlar linkine tıklayarak nereye ve neden gitmek istediğinizi bizimle paylaşın.

- Sonraki »